Polonya’da yeni kurulan sol kanat partinin lideri, parlamentoda esrar içmeye kalkıştı
Palikot Hareketi Partisi’nin lideri Janusz Palikot, hafif uyuşturucuların yasal olması için kampanya başlattı.
Kampanyasına dikkati çekmek için parlamento binasındaki odalardan birinde esrar içmeyi planlayan Palikot’a Parlamento Başkanı Ewa Kopacz sert tepki gösterdi.
Kopacz, Palikot’un parlamento içinde yasalara karşı gelemeyeceğini belirterek muhalefet partisi lideri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Palikot, az miktarda marihuana bulundurmanın yasal hale getirilmesini öngören bir yasa tasarısını parlamento gündemine getirmeyi planlıyor. (aa)
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Teslim ol İzmir… Etrafın sarıldı Başkan’ın elimizde! – Yılmaz ÖZDİL 21 Ocak Cumartesi
Hükümet üyesi bi zat, teee üç sene evvel “İzmir’i artık teslim almamız lazım” demişti.
*
İzmir mebusu tutuklu…
İzmir Belediye Başkanı’na
397 sene hapis isteniyor.
*
İnanın abartmıyorum, görenler bilir, dünyanın hiçbir yerinde İzmir’deki kadar güzel batmaz güneş… Alt tarafı bi tur atıp geri gelecek olmasına rağmen, gitmek istemez adeta… Tren garlarındaki duygusal vedalaşmalar gibi ağırdan alır.
*
Gene öyle bi vakit…
Tükenmeyen enerji, kavuniçi top olmuş, trajik yangının küllerinden doğan şehrimin ufuk çizgisinde, körfeze iniyor aheste aheste, usuuul usul… Kadehin dibine vurma saati.
*
Adres, Kordon.
Naim Palas.
Cumbada oturuyor…
Sarışın kurt.
Sevmez fazla yemeği.
Leblebi var önünde.
Garson titriyor.
Çünkü, çocuk Rum.
Sesleniyor gazi…
Şefkatle.
“Vre Dimitri” diyor.
“Gel yavrum.”
Çocuk “buyur pasam” diyor, ş’lere dili dönmeyen kırık dökük Türkçesiyle…
“Sizin Kosti” diyor, işgal sırasında kasıla kasıla İzmir’e gelen Yunan Kralı’nı kastederek, “Sizin Kosti geldi mi buraya?”
- Geldi pasam.
- Oturdu mu bu masaya?
- Oturdu pasam.
- Güneş batarken rakı içti mi?
- İçmedi pasam.
- E o zaman sormadın mı be çocuk, ne halt etmeye almaya kalkmış İzmir’i!
*
Bak açık söyleyeyim…
Kapımızın önüne bırakılan avanta gıda kolisine değil, seçim sandığına atarız oyumuzu biz.
*
Zorla teslim almak istiyorsan, polisle, savcıyla, tankla topla gelmen yetmez.
İtfaiye’yle gelmen lazım.
*
Madem gâvuruz…
Yakarız bu şehri.
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Venedik’e diplomat ve tüccarlarından Kanuni ve ailesini anlatan raporlar yağmış: Kanuni esmer ve solgun yüzlü biri…
Venediklilerin Kanuni Sultan Süleyman dönemiyle ilgili olarak ‘WikiLeaks’ belgelerine benzer raporlar yazdıkları ortaya çıktı. 14-16. yüzyıllar arasında en etkili siyasi ve askeri güçlerden olan Venedik, balyos denilen elçileri, İstanbul’da bulunan tüccarları ve saraydaki görevliler vasıtasıyla Osmanlı’yı yakından izlemiş. Venedik’in raporlarında padişahlar, hanedan mensupları ile önemli devlet adamları analiz edilirken devlet teşkilatı, askeri yapısı, deniz gücü ve maliyesi hakkında bilgiler de yer alıyor.
Doç. Dr. Erhan Afyoncu’nun editörlüğünde hazırlanan ‘Venedik Elçilerinin Raporlarına Göre Kanunî ve Pargalı İbrahim Paşa’ adlı kitapta Kanuni başta olmak üzere Şehzade Mustafa, Hürrem Sultan, Mahidevran Sultan, Hafsa Sultan ve Pargalı İbrahim Paşa’nın fiziki özelliklerinden, karakterlerine, zaaflarından aralarındaki rekabete kadar birçok ayrıntı mevcut. İşte bunlardan, Venedik elçisi Marco Minio’nun 1522 tarihli raporu:
“Türk Sultanı (Kanunî) 29 yaşında. Çok çabuk sinirlenen biri ve elini öpmeye gittiğimde gördüğüm kadarıyla esmer ve solgun yüzlü. Gözleri çukur. Kendisini sadece oturur vaziyette gördüğümden, boyu hakkında söyleyebileceğim tek şey, orta boylu olduğunu sandığımdır. Sadece birkaç gün içinde, ikisi erkek, biri kız üç evladını kaybetmiş. Bu yüzden bir erkek evlattan başka çocuğu kalmamıştı. Bu çocuk da bir yaşını biraz geçmiş. Ben İstanbul’dan ayrılmadan kısa süre önce iki çocuğu daha doğdu.”
Bir raporda Piri Paşa’ya da şöyle yer verilmiş:
“Piri Paşa, herkesin sorularını toplayan ve onlara cevaplar götüren kişi. Hükümet konusunda çok kurnaz ve pratik biri. Aslında birçok kişi kendisinin pek de sadık biri olmadığını, sık sık fikir değiştirdiğini düşünüyor. Kendisine ihtiyaç duyulduğu bazı günlerde hasta olduğu bahanesiyle toplantılara katılmadığı anlatılıyor. Amacı, ona aslında ne kadar ihtiyaç duyulduğunu herkesin idrak etmesini sağlamak istemesiymiş. Sarayda yaptığı işlerden dolayı kendisine iyi para ödendiği de her halinden belli.”
Pargalı İbrahim Elçi Pietro Bragadino’nun 1526 tarihli raporu:
“Padişahın üç paşası var; birincisi 33 yaşındaki İbrahim, sultanın eli, ayağı. Ne istese yapıyor, sultan da ona sormadan hiçbir şey yapmıyor. İbrahim, Pargalı; çocukları yok. Zayıf bir adam, ufak tefek yüzlü, solgun, çok uzun boylu değil, sevecen, güzel konuşan, eğlenceli biri. Büyük İskender’in hayatı, Anibal, savaşlar ve tarihlerle ilgili kitaplar okuyor. Bu paşadan önceleri herkes çok nefret ediyormuş ama şimdi sultanın onu çok sevdiğini gördüklerinden herkes onunla arkadaş olmaya çalışıyor, Sultanın annesi, karısı, diğer iki paşa da dahil. Sultanına çok sadık. Halkın önünde hediye almak hoşuna gidiyor, gizli hiçbir hediyeyi kabul etmiyor.”
Venediklilere göre Hürrem güzel değil
Venedik elçisi Alvise Renier’in 1550 tarihli raporunda ‘Hürrem’ var:
“Adı Currem Haseki’dir. Rusya’da doğmuştur. Sıradan bir kölelikten, Süleyman’ın karısı, tek başına sultanın yatak arkadaşı olmaya kadar yükselmiştir. İbrahim ve Ahmed isimli veziriazamların ve sultanın oğlu Mustafa’nın ölümlerine sebep olduğu söylenmektedir. 1558 yılında ölmüştür. Genç ama güzel bir kadın değil, şirin ve ufak tefekmiş. Sultan bu kadına büyük bir sevgi duyuyormuş, ona aldığı elbiselerin, mücevherlerin 100 bin düka olduğu söyleniyor. Kızı da Rüstem ile evli. Şehzade Selim 26 yaşlarında. Eğlence düşkünü. Sarhoş biri olmakla ün salmış. Pek akıllı olmadığı da söylenir. Sultan öldükten sonra, herkesin ortak kanısı, çok büyük isyanlar çıkacağı. Umarım bu kavga Hıristiyanların lehine biter.”
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
‘Canım Ailem’ dizisinin Eda’sı, ‘Aşk ve Devrim’ filminin devrimci Leyla’sı genç oyuncu Deniz Denker yakında yeni bir diziyle ekrana dönüyor.
Konservatuvar eğitiminiz devam ediyor değil mi?
Evet, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvar’ında son sınıftayım.
Bir dizi ve bir filmde oynadınız. Konservatuvarda okurken projede yer almak yasak diye biliyordum?
Evet, yasak. ‘Canım Ailem’de oynadığım için bir yıl sınıfta kaldım.
Yeni bir diziye başlayacağınız zaman okulunuza sormuyor musunuz?
Artık son sınıfa geldiğinizde, bir de çalışmak zorundaysanız sorsanız da pek bir şey değişmiyor. Okulda ne kadar yasak olursa olsun bizim yaşamak için para kazanmaya ihtiyacımız var. Zaten bu yüzden kendi bildiğimizi okumaya devam ediyoruz ya.
Aileniz uzakta mı ki?
Hayır ama ben kendi paramı kazanmak istiyorum. Onlar tabii ki bana destek oluyor ama neticede senelerce hep onlar bana baktı, artık kendi başımın çaresine bakabilmeliyim.
Serüven ‘Canım Ailem’ dizisiyle başladı. Kim keşfetti sizi?
Renda Güner Casting’e sahne göndermişlerdi, gittim sahneyi oynadım. Yani öyle kafede oturuyordum gelip beni gördüler, keşfettiler durumu yok. Her şey çok sistematik gelişti.
Sonra ‘Aşk ve Devrim’ geldi…
Evet, çekimler iki buçuk ay sürdü. Çalışması zor bir filmdi, koşullar zordu. Buna hem hava koşulları hem de çekim yaptığımız yerler dahil. Yüksek bütçeli bir film olmadığı için hep “Tamam arkadaşlar bugün böyle çekiyoruz, yarın farklı olacak” deniyordu. Tam devrimci kafasındaydık yani. Zordu ama ilk sinema filmimde Leyla gibi bir karakteri oynamak güzeldi.
Nasıl anlatırsınız Leyla’yı?
‘Leyla’ için, Vedat Türkali’nin ‘Bir Gün Tek Başına’ romanındaki Günseli karakteriyle paralellik kurdum ve daha çok kitaptan aklımda kalan şeylerle çalıştım. Leyla zor, duygularını hemen hiç belli etmeyen bir kız.
Şu an 22 yaşında olduğunuza göre, 90’larda epey küçüktünüz. O döneme dair filmden önce ne biliyordunuz, filmden sonra ne biliyor olmuştunuz?
Politikayla ilgilenmediğim için, o yılların politik tarafını pek fazla bilmiyordum. Filme başladıktan sonra bir sürü metin okudum ve açıkçası o dönemi daha farklı bir gözle görmeye başladım. Artık Susurluk kazasına bile farklı bakıyorum. Oysa filmden önce 90’lı yıllar benim için Hakan Peker ve Yonca Evcimik’ten ibaretti.
Filmle ilgili nasıl tepkiler aldınız?
Beklediğimin üstünde iyi tepkiler aldım ve aslında böyle olacağını tahmin etmiyordum. Çok fazla insanın izleyip keyif alacağı bir film değil, azınlık insanın izleyip keyif alacağı bir film ‘Aşk ve Devrim’. Filmden çıktıktan sonra filmi anlatmaya ihtiyaç duymayan insan filmi beğeniyor. Ama filmden çıktıktan sonra bazı şeyleri anlamamışsa filmi beğenmiyor.
“Aşk olmadan devrim olmaz” akılda kalıcı repliklerden biri değil mi?
Evet ve doğru bir laf bence de. Çünkü hem devrim hem aşk inanmakla ilgili.
Bir de karakterler ne çok sigara içiyordu öyle.
Yönetmenimiz Serkan Acar’ın anlattığı kadarıyla o yıllarda çok fazla sigara içiliyormuş. Hatta o kadar fazla içiliyormuş ki devrimci ortamlarda bu durum eleştiri konusuymuş.
Bundan sonra sırada ne var?
Yeni bir diziye başlıyorum. Daha ayrıntıları netleşmedi ama şunu söyleyebilirim, Müjde Ar ve Ayten Gökçer kadrodaki isimlerden ikisi.
İlerisi için nasıl planlarınız var?
Avrupa’ya, özellikle İngiltere’ye gidip master yapayım, bir iki yıl kalıp Workshoplara katılayım diyorum.
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Beatles olmuşuz haberimiz yok!
Leyla ile Mecnun dizisinin ‘Erdal Bakkal’ı Cengiz Bozkurt, özellikle üniversite gençliğinin ilgisi için “Yahu Beatles olmuşuz da haberimiz yok” diyor.
Kulaktan kulağa efsaneleşen TRT’nin Leyla ile Mecnun dizisinin ‘Erdal Bakkal’ını bilmeyen yok da ona can veren Cengiz Bozkurt’u çok iyi tanıdığımızı söyleyemeyiz. Kireçburnu’nda İsmail Abi’nin “Hooop Mecnuuun” diye seslendiği sahilde ekiple yaklaşık 6 saat geçirdim. Çift kelimeyle: “Dondum donduummm”! Hakikaten setleri çok keyifli. Özellikle Ali Atay (Mecnun) bir dakika durmuyor esprisiz. ‘Karadenizliler’in hâkimiyetindeki sette ısınmak için habire cepten horonlar çalınıyor. Dizideki doğaçlamalara güvenerek etrafta epey dolansam da ‘Arkadan geçen adam’ rolünü kapamıyorum!..
Tiyatro ve sinema çevrelerinin çok iyi tandığı Cengiz Bozkurt’u TV izleyicisi de özellikle Parmaklıklar Ardında’ki ‘Gardiyan Ekrem’ karakteriyle öne çıktı Cengiz Bozkurt. 1964 Nevşehir Gülşehir’li ancak kökler Kastamonu İnebolu’ya dayanıyor. 9-15 yaş arası Adapazarı Karasu’da sonrasıysa 90’a kadar Ankara’da geçen hayatın ilk üç perdesi. 90’da başlayan ‘Londra göçü’ ve 2005’ten itibaren nihayet İstanbul… Tek kalemde geçilecek yıllar değil bunlar. ‘Flaşback’ler şart, hele ki ‘Adapazarı bölümü’ne: “13 yaşında siyasete girdim, Adapazarı Karasu’da! Geriye bakınca çok komik geliyor! Çok tuhaf bir şey!” Bu tuhaflığı kısaca ‘Devrimci Yol’la açıklamak yeterli. Tuhaf ama kıymetli bir dönem: “Darbeye kadarki o 2.5 yıl öylesine fırtınalıydı ki bütün hayatıma bedeldi.”
Karasu’da tek devrimci yaşamını yitiriyor o da arkadaşları Kadir Aslan Köseoğlu oluyor; 13 Ocak 1980’de. Ziraat Bankası’nda müdür olan baba, ‘karışıklıklar’dan uzak tutmak için yazın Nevşehir’e gönderiyor. Gelin görün ki… “Ablamın yanına gittim. Ama o dönemde CHP il başkanı öldürüldü. Cenazeye gelen Ecevit’e de ateş açıldı. Karışıklıktan kaçarken en büyük karışıklığa düştük!” Ve darbe… “Abilerimiz ablalarımız bir şey yaparlar herhalde” diye düşünürler ama yapamazlar! ODTÜ Fizik’ten önce Ankara Üniversitesi Matematik’e girer ancak ‘kaza’ra! “Sınavdan bir gün önce çalışmayın, yiyin için gezin derler ya, biz de 5 arkadaş Eymür Gölü’ne gidip yedik içtik. Sonra ben bir arabayla yarışa girdim ve takla attık. Ertesi gün sınava kollar askıda girdik. Tam performans gösteremedik ve ancak matematiğe girdik.”
Fizikçi olma hevesi sönmez, babası banka müfettişi olmasını istese de o ODTÜ Fizik’i kazanır. Ve Orhan Pamuk’a nazire: “Bir gün bir ilan görürdüm ve hayatım değişti. Hazırlıktan sonra 1. sınıfta ‘Tiyatro topluluğuna girmek isteyenler barakalara gelsin’ diye bir ilan gördüm ve başvurdum.” Hasılı ‘tozu yutmuştur’!
‘Marksist tiyatro’ yaptıkları gerekçesiyle rektörlükçe yasaklanınca ‘şehre inerler’: “İlk oyunumuzu Marat-Sade’ı sahneledik.” 2 yıl sonra yasak kalkar fakat bu arada ‘fizik de dağılmıştır’: “Fizik ihmale gelir bölüm değil. Bıraktım. Yine de ODTÜ hayatımın akışını değiştirdi.Tüplü dalış ve kayak sporuna da başladım.” “Küçük burjuva alışkanlıklar” ‘tribime’, kahkahayla mukavemet ediyor. Diğer yanda bir yol ayrımındadır “90’da okuldan atılma aşamasına geldim. Bir yanda da askerlik. O dönem neler yaşandığını da herkes biliyor. Savaşın parçası olmak istemedim ve yurtdışına tekrar eğitim için çıktım. 1993’te Londra Üniversitesi’ne bağlı Goldsmiths Sanat Okulu’na girdim. 6700 kişiden seçilen 50 kişinin arasına girmiştim.” 1993’te askerlik için döndüğünde ülke yine ‘karışık’tır: “Geldiğimin ertesi günü Madımak’taki cenaze törenine gittim. 2 gün sonra da askere…”
Dramalar bizden absürd
Londra’da ise artık kendi ayakları üzerindedir: “Her türlü işi yaptım; garsonluk, pazarcılık, taksi şoförlüğü, bulaşıkçılık… Bunların da oyunculuğuma çok şeyler kattığını düşünürüm.” Siyasetten gelen ‘örgütçülük’ ve ‘dil bilme’nin avantajı Londra’daki göçmenlerin de doğal lideri haline getirir: “Londra’da ağırlıkla Maraş ve Kayseri’den gelen Alevi göçmenler vardı. Birçok sorunlarına yardımcı oluyorduk. Arzuhalciydik bir nevi.”
Fragman tadında bir özel hayat bölümü: “91’de evlendim. Eşim İngilizdi. Bir çocuğumuz oldu. Bir yıl sonra ayrıldık. 20 yaşındaki kızım Londra’da psikoloji okuyor. İkinci eşim 2. kuşak Maraşlılardan…” Londra’da Arcola isimli bir tiyatro kuruyorlar ve İngilizce oyunlar oynamaya başlıyorlar. Kuruculardan Mehmet Ergen ise onu Türkiye’deki piyasaya Kenterler Tiyatrosu’ndan sokuyor ve olay günümüzde kadar geliyor işte…
Şimdi Cengiz Bozkurt’un yerine Erdal Bakkal’ı oyuna alalım: “Gardiyan Ekrem’den sonra çok teklif geldi ama doğru seçim için reddettim. Risk ve kahramanlıktı. Sezonu kaçırdık derken Onur Ünlü’den davet aldım. Okur okumaz ‘Beklediğim bu’ dedim. ‘Senin için küçük bir rol değil mi’ deseler ‘Erdal Bakkal’ı istiyorum’ dedim çünkü kendime güveniyordum.” Erdal Bakkal, yiğidi öldürüp hakkını da veriyor: “Dilin yaratılmasındaki en büyük pay Ali Atay’ındır (Mecnun) Soru eklerini ortaya almalar, düşük cümleler kurmalar; hacılar, hafızlar… Serkan Keskin’in ‘İsmail abi’ karakterini hayranlıkla izliyorum. Keza Yavuz’u oynayan Osman Sonant ve İskender’i oynayan Ahmet Mümtaz Taylan….”
TV’lerdeki dramaların Leyla ile Mecnun’dan daha absürd olduğu suflesini veriyorum: “Biz absürd değiliz vallahi. Kaybedenlerin sesi olduk. Anti-depresan hap; ilaç gibi olduk. Birçok arkadaşımız depresyona girdiğinde bizi tavsiye ediyor. Demek ki insanların acıklı hikâyeler yerine biraz gülmeye de ihtiyacı varmış. Vallahi bizim dramalara göre ayağımız daha fazla yere basıyor.” Hayat bile daha absürd ki buna şahitlik ediyorum: Çekim sırasında bir yaşlı amca Erdal Bakkal’ın yanına gelip “Yahubir kamyon toprağı getirip kaynak suyunun üzerine dökmüşler” diyerek dert yanıyor! “Son TRT payı sahnesi de ‘mantıklı’ değildi. Kovulmak mı istiyorsunuz?” Şen bir kahkahayla alıyor sözü: “Bu bölüm aldı gitti başını. TRT yöneticilerinin de güldükleri duyumunu alıyoruz. TRT bizi kovsun diye yapmadık ama espriler yaptık. Onur’a ‘Eceli gelen köpek ne yaparmış biliyorsun değil mi’ diye söyleyip güldük. Çekerken gülüyorduk ama bir yandan da birbirimize bakıp ‘Ne yapıyoruz biz’ dedik. Ama TRT büyük bir olgunlukla karşıladı. Galiba resim dışardan göründüğü gibi değil.”
‘Erdal Bakkal sallama çay’
“Peki biz bu kazıkçı Erdal Bakkal’ı niye seviyoruz?” “Çünkü çevrenizdeki tanıdık birine benziyor! Ayrıca ben hiç hacı, hafız olaylarına girmeyerek onu farklılaştırmaya gittim. Olan bitenlere şaşıran durumuna geçirdim. Her şey ‘Ya oğlum burası bakkal, çay nereden çıktı’ diye başladı ve yürüdü.” “Erdal Bakkal’ın patentini aldınız mı?” soruma da bir ağız dolusu kahkaha atıyor önce: “Almadık valla. ‘Erdal Bakkal salma çayı’na biri uyansa başta yurtlarda olmak üzere tutar herhalde.” Ama bakkallar onu çok tutmuş: “İnegöl Bakkallar Kooperatifi, yarattığım istihdamdan ötürü bana bir plaket gönderip ironi yapmış.”
Şöhret budalası olacak kadar ‘toy’ değil fakat yine de tadını çıkartıyor. Her şeyin başladığı ODTÜ’de ve Gazi’deki söyleşiler bakın neler söyletiyor: “Alkış, kıyamet. Hani Beatles elemanları salona, stadyuma girince çığlıklar atılır ya bizim de ODTÜ ve Gazi’deki söyleşilerimizde böyle şeyler olunca arkadaşalara ‘Beatles olmuşuz’ esprisini yaptım. Ama tabii öyle değil, Beatles kim, biz kim. Yine de insanların hayatında olumlu değişikliklere karşılık gelmişiz…”
The Independent’a nasıl kapak oldu?
Mayıs 2000’in 1 Mayıs’ında kitlesel gösterilere sahne olmuştu. Bir ara tam teçhizatlı bir sürü polis kitleye saldırırken elimde küçük bir su şişesiyle en önde kalmıştım. Çekilen fotoğraf ertesi gün The Independent’a kapak olmuştu. Sonra da ‘Togo’ adlı bir plastik firmasının reklam fotoğrafı olmuş ama benim haberim yok!
“ÖDP’nin kuruluşuna Londra delegesi olarak katıldım. Seçimde milletvekili adayıydım ama parti seçime girmedi. Alper Taş’ın koltuğuna talip değilim!..”
“İsmail Abi’nin evi yok. O mahalledeki abidir; bozulmamış, arkadaşı için canını veren; kediye de köpeğe de sahip çıkan biri olduğundan herkesin evi onundur…”
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Diyet ve Kilo Sorununa Karşı Firmaların Etkileyici Reklam Afişleri
Konu başlığıda uzadıda uzadı.









BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Nazi lideri Adolf Hitler’in 50’nci yaş gününü kutladığı renkli fotoğraflar ortaya çıktı. Nazi rejiminin işlediği korkuları da gösteren fotoğraflar Alman fotoğrafçı Hugo Jaeger tarafından çekilmiş. Jaeger, Hitler’in iş arkadaşlarıyla olan görüşmelerine giriş izni olan tek kişiydi. Bulunan fotoğraflar arasında Nazi rejiminin baskıcı tutumunu ortaya koyanların yanı sıra Adolf Hitler’in etrafının okullu kızlar tarafından sarıldığı kareler de var. Hitler, Jaeger’a “Gelecek renkli fotoğrafçılığın” diye telkinde bulunmuş.
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Farklı sektörlerde çalışan üç arkadaş Asım Duman, Koray Özdemir ve Bilal Arıcı sokak, futbol ve tribün kültüründen öykülerini tişörtlerle anlatıyor. Tişörte taşıdıkları isimler arasında Steve McQueen, Eric Cantona gibi idoller var. ‘Sokak markası’ diye tanımladıkları Ultras Project’in hikâyesini Asım Duman anlatıyor
Ultras project nedir?
Bağımsız bir sokak markasıyız. Ağırlıklı olarak futbol kültürü, tribün kültürü ve sokak kültüründen esinlendiğimiz ürünler üretiyoruz. İlk koleksiyonumuzu geçen yaz çıkardık. Bir kaç sene önce eBay’den futbol ve taraftarlık kültürüyle ilgili bir tişört sipariş etmiştik. Kalite olarak büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. Bu da “Neden kendi istediğimiz ürünleri biz yapmayalım ki” fikrini doğurdu. Mottomuz “Şikâyet etme kendin yap.” Türkiye zaten tekstil cenneti. İki, üç tişört yaptık sonra kataloğumuzu genişlettik. Blog havasında bir internet sitesi yaptık. Ve sitemiz üzerinden çıkış yaptık. Az sayıda basılmış, özel ve herkes gibi giyinmek istemeyenlere hitap ettik. Aldığımız geri dönüşler de çok iyi oldu. İnsanlar bu tip ürünleri ya yurtdışından alıyordu ya da hiç alamıyordu. Tasarımını beğendiğimiz ürünlerin kalite bakımından vasat olması ortaya çıkış nedenlerimizden bir tanesi. Güçlü ve özgün tasarımın mutlaka kaliteli bir kumaş ve baskı türüyle desteklenmesi gerektiğine kanaat getirdik. Başkalarının yapmadığı da buydu aslında.
Röportajdan önce her ürünün bir hikâyesi olduğunu söylediniz…
Evet, biz her ne yaparsan yap bir hikâyesi olmalı diye düşünüyoruz. Her ürünün arka planında bir öykü var. Bu da ürüne değer katıyor. Derdimiz giydiğimiz şeylerin anlam taşıması, bizi anlatan bir şeyler ifade etmesi. Yoksa bir tişörtte anlamsız bir cümle yazdığında hoşumuza gitmiyordu. Biz ürünlerimizde hikâyeler üzerinden gittik.
Ürünleriniz sınırlı sayıda basılıyor değil mi?
100 adedi geçirmemeye çalışıyoruz. Sınırlı sayıda ürün üretmek önemli. Marka değerlerimizden birini de bu teşkil ediyor. Giyindiğimiz şeylerin az kişide olması o ürünü daha anlamlı kılıyor. Biten ürünler konusunda çok talep geliyor ama ikinci partiyi asla yapmıyoruz. Bu tavrın getireceği ticari dezavantajı ileride bol çeşitli koleksiyonlarla giderebileceğimizi düşünüyoruz.
Steve McQueen, Eric Cantona gibi isimlerin tişört ve sweatshirt’lerini yaptınız. Yerli isimler de olacak mı?
En sevdiklerimizden başlayalım dedik. Ben Steve McQueen’i çok severim. Ama Steve McQueen’le ilgili bir ürün bulamıyordum. Diğer markalar yeni yeni getirtiyor. Eric Cantona’yı yaptık. O başlı başına bir futbol kültürü objesi, onu es geçemezdik. Cantona bizim kitlemizin de seveceği bir isimdi. Cantona ürünü yapma fikri Ken Loach’ın ‘Looking For Eric’ filminden sonra aklımıza geldi. Güzel referans oldu bizim için. Türkiye’den isimler de yapılabilir ama biraz sıkıntılı bu işler Türkiye’de. Rıdvan Dilmen, Metin Oktay, Baba Hakkı gibi isimlerle ilgili çalışmalar yapmak isteriz. Futbol kültürü tarafından benimsenmiş isimler ya da alt kültüre ait isimler olabilir. Ama Türkiye’de tescil meseleleri de var. Bu konunun başımızı ağrıtmasını da istemeyiz. Rıdvan’ı yaptığımız zaman bir sıkıntı yaşayabiliriz mesela. Cantona en azından başımızı ağrıtmaz. (gülüyor)
Yeni ürünleri ne zaman gelecek?
Ultras Project bir arkadaşlık projesi şu noktada, hayatımızı idame ettirdiğimiz bir mecra değil. Ayrı işlerimiz var. Ultras Project tutkumuz. Bir arkadaşımız bankacı, biri iletişim sektöründe uzman yardımcısı. Mesaiden çıkıp baskıların başında duruyoruz, kumaş taşıyoruz, tatil günlerimizde sabahın köründe kalkıp tekstilcilere gidiyoruz. Tabii ki ticari bir iş, ürün satıp parasını alıyoruz. Geçen yaz koleksiyonunu ve kış koleksiyonunu biraz önce anlattığım şartlar nedeniyle biraz geç çıkardık. Yenileri bir kaç ay içinde hazır olacak.
Yeni ürünlerde kimler olacak?
Tasarım süreci spontan şekilde gelişiyor. Çok önceden tasarladığımız işler yok. Not defteri taşıyoruz devamlı. Anlık esinlenmelerden oluşuyor tasarımlar. Sonra tartışmasını yapıyoruz. Önümüzdeki sezon için yazar Jack Kerouac var mesela. Kerouac yol metaforu açısından değer verdiğimiz bir isim. Onunla ilgili Türkiye’de bir ürüne rastlamadım. Futbolla ilgili Roberto Baggio, yine Eric Cantona ve bir de geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Socrates ile ilgili bir tişört yapacağız. Alt kültüre, sokak ve tribün kültürüne ait şeyler olacak.
(www.ultrasproject.com adresinde satılan tişörtler 20 ile 60 TL arasında)
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

2011 yılının en çok izlenen filmi, 3 milyon 947 bin 988 izleyiciyi sinema salonlarına çeken ‘Eyyvah Eyvah 2′ oldu.
İzleyici, 2011 yılında beyazperdedeki tercihini gülümseten bir yapımdan yana kullandı. Trakyalı klarnetçi Hüseyin’in sevdiği kızın peşinden giderken yaşadıklarını anlatan neşeli yerli yapım ”Eyyvah Eyvah 2”, 3 milyon 947 bin 988 seyirciyle geride bırakmaya hazırlandığımız yılın en çok izlenen filmi oldu.
Sinema seyircisinin en çok izlediği ilk 10 filmden 3′ü yabancı yapımlar olurken, ”Eyyvah Eyvah” adlı film gişe yarışında ipi göğüsledi. Yönetmenliğini Hakan Algül’ün üstlendiği, başrolünde Ata Demirer, Demet Akbağ, Salih Kalyon, Bican Günalan, Özge Borak ve Tarık Ünlüoğlu’nun yer aldığı film, 3 milyon 947 bin 988 izleyiciyi sinema salonlarına çekti. Film, 36 milyon 678 bin 19 liralık toplam gişe hasılatı elde etti.
Küçük yaşta aynı mahallede birlikte oyun oynayıp tesadüfler sonucu yıllar sonra yolları kesişen iki sevgilinin öyküsünü anlatan ”Aşk Tesadüfleri Sever” 2 milyon 418 bin 90 seyirciye ulaştı. Filmin başrolünde Mehmet Günsur ile Belçim Bilgin izleyici karşısına çıkarken, sevinçle hüznü kesiştiren filmin yönetmeni Ömer Faruk Sorak.
Gazze’ye insani yardım götüren gemilere yapılan baskın sonrası Polat Alemdar ve arkadaşlarının Filistin’e gitmesini konu alan ”Kurtlar Vadisi: Filistin”, 2 milyon 28 bin 57 seyirci sayısıyla üçüncü sırada yer aldı. Televizyon dizisinde başrolü üstlenen Necati Şaşmaz, Gürkan Uygun ve Kenan Çoban üçlüsüne Erdal Beşikçioğlu, Nur Aysan, Ayten Uncuoğlu, Umut Karadağ gibi isimlerin eşlik ettiği filmin yönetmeni Zübeyr Şaşmaz.
”Allah’ın Sadık Kulu: Barla” adlı film, 1 milyon 988 bin 122 seyirci sayısıyla dördüncü sırada yer aldı. Esin Orhan’ın yönettiği üç boyutlu animasyon film, Said Nursi’nin hayatını işliyor.
Türk seyircisi, ”Alacakaranlık”ı sevdi
En çok izlenen 10 film içerisinde 3 yabancı yapım bulunurken, gişe yarışında yabancı filmlerin galibi listede beşinci sırada olan ”Alacakaranlık Efsanesi”.
Stephenie Meyer’in çok okunan roman serisinden sinemaya uyarlanan film, serinin diğer yapımları gibi izleyiciden büyük ilgi gördü. Yönetmenliğini Bill Condon’ın üstlendiği filmin başrolünde Robert Pattinson ile Kristen Stewart yer alıyor.
İddialı yapımlardan ”Dedemin İnsanları”, film üçüncü haftasında 836 bin 33 seyirciye ulaştı. Çağan Irmak’ın yönettiği ve seyircinin büyük ilgisini çeken filmin gösterimi sürüyor.
‘Endüstri olarak Türk filmi gündemde’
Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul, AA muhabirine 2011 yılında sinema sektörünü değerlendirirken, 2011 yılının sinema sektörü açısından ”kayıpsız” bir yıl olduğunu söyledi.
Türkiye’de sinema sektöründe taşların artık yerine oturduğunu, 2004 yılından bu yana büyük bir ivme yakalandığını dile getiren Erkul, şöyle konuştu:
”Bu yıl, 2010 yılına göre kayıpsız bir yıl. Seyirci sayısı ve hasılatta ufak bir azalış söz konusu ama film sayısında, vizyona giren film sayısında artış söz konusu. Türk filmlerine oranlarsak seyircide artıdayız 2010 yılına göre… Toplamda bakıldığı zaman başat filmlere giden seyircilerde 1-1,5 milyon civarında bir düşüş söz konusu, ama film sayısıyla orantıladığımızda Türk seyircisinde bir kaybımız yok. Tam tersi bir artışımız var. Hatta yüzde 20 bir artışımız var. Bu bence önemli.
Yani Türk filmi seyircisini kaybetmiyor. Sadece eser niteliğindeki sayı adetinde bir düşme. Bu da dağıtımla ilgili kaynaklar, üretimle ilgili sorunlar, işte biz bunları çözmeye çalışıyoruz. Küçük noktalardaki tıkanıkları da açarsak izleyiciye ulaşma konusunda biraz daha başarılı olacağız. 2010 bize bunu gösterdi. Artık sinema sektörü oturdu. Tüm dünyada Türk filmlerinden bahsediliyor. Türk filmi diye bir kavram yeniden gündemde. 1970′lerdeki Yeşilçam değil, artık endüstri olarak Türk filmi gündemde.”
Bazı filmlerin vizyona giriş tarihlerinin de önem taşıdığını, gösterime giriş tarihinin yıllık seyirci sayısını direkt etkilediğini belirten Erkul, ”Bu yıl, sinema sektörü açısından da kayıpsız değil, ama kayıp bir yıl da değil. Yani beklediğimiz 2010 yılına göre bir yüzde 10 daha fazlasıydı. Gelişmeler ve üretim, aşağı yukarı başabaş bir noktada kapatılacağını gösteriyor. 2012 daha iyi mi olacak? Bence daha iyi olacak. Eğer sinema sektörünü derinden etkileyecek bir sorunla karşılaşmazsak çok iyi olacağını düşünüyorum” dedi.
‘Avatar” gibi bir film olmadığı için…’
Erkul, Amerikan sinemasının o yıl içinde gişe rekortmeni filmleri vizyona koymasının da yerli yapımları etkilediğini söyledi.
Bu yıl içinde Amerikan sinemasının ”Avatar” gibi çok büyük bir prodüksiyon çıkarmadığını dile getiren Erkul, ”Geçen sene bir ‘Avatar’ vardı. Bu sene öyle bir film yoktu. İkinci kez vizyona girme şansı olmuştu ‘Avatar’ın. Hatta bazı sinemalarda üçüncü, dördüncü kez gösterilmişti” diye konuştu.
Erkul, sinema sektöründe ve hatta televizyon dizilerinde ”gerçeküstücülük” teması üzeri yapımların izleyiciyle buluştuğunu ve bunu Amerikan sinemasının mekan ve konu yokluğundan ortaya çıkardığını belirterek, sinema sektöründe bu konuda yaşanan gelişmelerle ilgili şu değerlendirmeleri yaptı:
”Türk sineması bu gerçeküstü akıma ayak uydurmak zorunda kaldı mı? Hayır. Türk sineması daha önce de böyle filmler yapmıştı. Yeşilçam da yapmıştı. Hatırladı sadece. Belli bir yaş grubu bunlara teveccüh ediyor. Yani bu akımdan etkilenen grup aynı zamanda yabancı menşeli filmlerde de bu tip menşeli filmleri merakla izliyor. Ama genel izleyiciye baktığımız zaman toplam seyirci sayımıza baktığımızda böyle değil.
Bu sene ‘Eyyvah Eyvah 2′ en çok izlenen filmimiz. Hem bir Türk filmi, hem de konusu tamamen bu topraklara ait. Gerçeküstücülük yok. Tam tersine insanlık dışında başka bir öge barındırmıyor. Bu şudur, bu akımlar her zaman olacak. Bir ara çizgi filmlerin sinemaya taşınması akımı vardı. O da artık rayına oturdu. Daha büyük prodüksiyonlar yapılıyor. Daha ilgi çekici, daha gerçekçi prodüksiyonlar yapılıyor. Gerçek görüntülerle birleştiriliyor. Sinema sektörü bunun farkında. İnsana dair ögeler 2 saat boyunca ancak insanla beraber işlenirse izleyici buluyor.”
Türk sinema sektörünün giderek geliştiğini de vurgulayan Erkul, ”Şimdi ortada rakamlar var. Ama rakamın yanındakiler de var. Bu sektör büyüyen bir ağaç artık. Önce çok küçük bir tohumdu 2004 yılında, ürünü yoktu, hafif hafif dallandı, yapraklandı. Şimdi meyveye durdu, dalları da büyüyor, boyu posu da büyüyor. Doğal olarak meyvesi de artıyor” sözleriyle sektörün gelişmesini özetledi.
Hangi film ne kadar izlendi?
2011 yılı içerisinde en çok izlenen 10 filmin seyirci sayısına göre yapılan sıralaması ve elde ettikleri gişe hasılatları şöyle:
1-Eyyvah Eyvah 236.678.019 TL – 3.947.988
2-Aşk Tesadüfleri Sever 21.910.790 TL – 2.418.090
3-Kurtlar Vadisi: Filistin 17.293.396 TL – 2.028.057
4-Allah’ın Sadık Kulu: Barla 14.152.755 TL – 1.988.122
5-Alacakaranlık Kuşağı: Şafak Vakti 11.168.736 TL – 1.240.189
6-Anadolu Kartalları 10.165.222 TL – 1.171.619
7-Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde 13.168.062 TL – 1.170.783
8-Şirinler 11.494.491 TL – 1.140.489
9-Hür Adam 7.304.622 TL – 952.405
10-Ya Sonra 7.559.500 TL – 849.743
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Dünyanın en ilginç adası (Foto GaLeri)
Denizin ortasındaki küçük adanın oldukça ilginç bir özelliği var. İzlanda ile Faroe Adaları’nın ortasında bulunan minik ada, tepesinde bulunan bulutla tanınıyor.
Lmtla Dmmu adacığının üzerinde toplanan bulut kümesinin oluşturduğu bu çarpıcı fotoğraf, İtalyan turist And-rea Ricordi tarafından çekildi. Amatör fotoğrafçı, Faroe Adaları’nın başşehri Torshavn’dan gemiyle güneydeki Supuroy adasına giderken gördüğü manzaraya inanamadığını söyledi. 40 yaşındaki fotoğrafçı, “Güneşli ve pırıl pırıl bir hava vardı. Adacığın tam tepesinde toplanan bulut dışında hiç bulut yoktu. Bulut inanılmaz derecede alçaktaydı. Bu inanılmaz doğa olayını arkadaşlarıma göstermek için hemen fotoğraf çektim” diye konuştu.
Litla Dimun Adası’nın üzerinde yaz kış her mevsimde mutlaka bir bulut bulunuyor.Bulutlar tarafından sarılan ada bazen görünmez olurken bazen de üstündeki beyaz bulut bir şapka gibi görünüyor.
Toplam 250 dönüm olan ada denizden sadece 414 metre yüksekliğinde.Üst kısmı traşlanmış gibi düz olan adının etrafı keskin kayalıklarla çevirili.
Bölgedeki 18 adanın en küçüğü olan Litla Dimun Adası, aynı zamanda insanın yaşamadığı tek ada özelliğine sahip.
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN































