
Tayfun Pirselimoğlu, ‘Ölüm ve Vicdan Üçlemesi’ olarak adlandırılan filmlerinin ilk ikisinde ‘çevreden merkeze’ doğru bakıyordu. 2007 tarihli ‘Rıza’da İstanbul’un çeperindeki bir otelde sıkışıp kalan, bozulan kamyonunu tamir etmek için para arayan Rıza’nın, kentin merkezine doğru bakarken dahil olamayacağı, parçası haline gelemeyeceği bir bir evreni gözleyişini anlatıyordu.
İki yıl sonra çektiği ‘Pus’ta ise korsan DVD atölyesinde çalışan Reşat’ın amaçsız, karanlık ve umutsuz dünyasına tanıklık ettik. Hikaye yine kentin ‘çevre’sinde geçiyordu ve ‘merkez’ ancak Reşat’ın üstgeçitlerden otoyolu seyrederken gördüğü otomobillerin ulaşabildiği bir yer olarak kendini hissettiriyordu.
Pirselimoğlu, geçen yılın Altın Portakalı’nda görücüye çıkan, (gerçi gösterim bobinlerin karışması sonucu büyük bir talihsizlikle sonuçlanmıştı) ancak bildik ‘dağıtım’ sorunları nedeniyle ancak bu hafta kendisine vizyon şansı bulabilen ‘Saç’ta ilk iki filmdeki denklemi tersinden kuruyor ve “Aslında değişen bir şey yok” demeye getiriyor.
‘Merkez’ de ‘çevre’ de aynı
‘Saç’, ‘Rıza’ ve ‘Pus’un aksine kentin tam göbeğinde Taksim Tarlabaşı’nda bir perukçu dükkanı işleten Hamdi’nin hikayesine odaklanıyor. Tarlabaşı’ndaki perukçu dükkanından onu Taksim’deki kalabalıktan ayıran caddeyi izleyen Hamdi, ölümcül bir hastalıktan mustariptir. Önceki filmlerin aksine, ‘Saç’ın baş karakteri dükkanının camından bu kez ‘merkez’den ‘çevre’ye doğru olan hareketi gözler. Her şeyi elinden çıkarıp müziklerine hayran olduğu Brezilya’ya gitme hayalleri kuran Hamdi’nin ‘merkez’den ‘çevre’ye doğru harekete geçmesini sağlayacak ‘fırsat’ ayağına gelir. Peruk yapılması için saçlarını satmaya gelen Meryem’i takıntı haline getiren Hamdi, kadını takip ederek hayatına girmeye çalışır. Bir alışveriş merkezinde çalışan Meryem, ölü yıkayıcı olarak çalışan kocasıyla birlikte merkezden uzakta yaşamaktadır.
Pirselimoğlu, ‘Saç’ta da tıpkı diğer iki filminde olduğu gibi ‘modernite’nin bir sonucu olarak ortaya çıkan kentin insan ruhunda yarattığı karanlık noktaların izini sürüyor. Ama, Pirselimoğlu’nun filmlerini diğerlerinden ayıran bir yan var. O, ‘kent’, ‘modernite’ ve ‘yabancılaşma’ gibi netameli meseleleri ele alan birçok filmin hikayesinin bittiği yerde başlıyor sözünü söylemeye. Sinemada, ama özellikle de bu alana eğilen ‘teori’ kitaplarında, ‘merkez’ ya da ‘çevre’ fark etmeden kentin parçası haline gelemeyen insanların durumları gözler önüne serilir. Pirselimoğlu tam bu noktada sözü ele alıyor ve bu kayboluşun insan doğasıyla buluştuğu anda yarattığı ‘karadelik’leri anlatmaya soyunuyor. Bence bunu en olgun şekilde anlattığı filmi ise ‘Saç.’ İnsan doğası söz konusu olduğunda da üç filmin ortak temasının ‘ölüm’ olması daha da anlamlı hale geliyor.
Bizi ayıran otoyol
‘Modernite’ demişken, üç filmde de kentin otoyollar ve akıp giden arabalarla bölünmüşlüğünü anlatan görselliği ile ilgili birkaç kelam etmek gerek. Marshall Berman, İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’ isimli kitabında, Paris’in modernleşme sürüvenini anlatır ve büyük caddelerin açılmasıyla birlikte ‘çevre’de oturan yoksulların ‘merkeze’ gelme kolaylığı yakaladığını böylece varsılların, yoksulların varlığından fazlasıyla haberdar olduğunu yazar. Pirselimoğlu’nun filmlerinde ise tam tersine geniş caddeler (‘Saç’ta Tarlabaşı ile Taksim’i ayıran bulvar) ve otoyollar merkez ile ‘çevre’ arasındaki sınırları belirleyen ve ikisini birbirinden ayıran ‘sınır’ olarak karşımıza çıkıyor. Bu bile ‘Ölüm üçlemesi’nin kentleşme açısından ele alınmasını zorunlu kılıyor. Bu da akademisyenlere naçizane çağrımız olsun.
Bitirirken ‘Saç’ın vizyon serüveni ne olursa olsun Türkiye sinemasındaki yerini alacağını belirtelim ve oyuncular Ayberk Pekcan, Nazan Kesal ve Rıza Akın’ın hakkını da teslim edelim.
BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN
Yorum Yaz