Kadınlarda mide hastalığına daha çok yakalanıyor

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Kadınlarda mide hastalığına daha çok yakalanıyor

Acıbadem Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nurdan Tözün, ”mide ve bağırsak hastalıklarına yakalananların yaklaşık yüzde 60′ının kadın olmasının kaygı verdiğini” belirtti.

Prof. Dr. Tözün, Fransız ”Le Point” dergisinin internet sitesinde yayımlanan açıklamasında, Avrupa Gastroenteroloji Federasyonu adına, daha iyi sağlık eğitimi, tedaviye daha iyi ulaşım imkanı verilmesi ile genç kadınlarda hastalıkları teşhis ve önleme konusunda daha bilinçli olunması çağrısında bulundu.

Tözün, kadınların mide-bağırsak sağlığının öncelikli hale geldiğine dikkati çekti.

Nurdan Tözün, kadınlar ile erkekler arasındaki farklılıkların kadınların acı ve tatlıya erkeklerden daha duyarlı ve kadınların bağırsaklarının daha hassas olması, kadınların karnının erkeklerinkinden daha yavaş boşalması, kadınlarda dışkının kalın bağırsak geçişinin daha uzun zaman almasından kaynaklandığını belirtti.

Bununla beraber kadınların kalın bağırsak kanserine yakalanma riskinin erkeklerinkinden daha az olduğunu, hormonların kadınları koruduğunu kaydeden Tözün, menopozdan önce doğum kontrol haplarının bu riski yaklaşık yüzde 20, yaşlılarda hormon tedavisinin yüzde 40 azalttığını ifade etti.

Tözün, sosyal etkenler ve yaşam biçiminin de mide-bağırsak hastalıklarının gelişmesinde rol oynadığını, beslenme bozuklukları, hareketsizlik, alkol ve sigara içilmesi, 40 yaşından sonra aşırı kilo ve obezitenin bu hastalıklara yakalanma riskini artırabileceğini belirtti.

AA

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

18 yıllık evliliğe sekizi ikiz 11 çocuk

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

18 yıllık evliliğe sekizi ikiz 11 çocuk

Aliye ÇETİNKAYA-Metin HARIKÇI’nın haberi

Adıyaman’da en küçüğü 3, en büyüğü 16 yaşındaki çocuklarına bakabilmek için evlere temizliğe giden Fatma Saygı, artık çocuk sahibi olmak istemiyor. Nedeni 18 yılda 11 çocuk doğurmuş olması. Düğünlerde şarkıcılık yapan 40 yaşındaki eşi Mehmet Saygı ise “İmkânım olsa hâlâ çocuk istiyorum” diyor.

Eşine az rastlanır aile, Kahta’da yaşıyor. Görücü usulüyle evlendiği eşinden 11 çocuk dünyaya getiren anne, 4 kez ikiz doğurdu.

Fatma Saygı, “Her hamile olduğumda ‘yine mi ikiz’ korkusu yaşadım. 3 yıl önce son kez ikiz bebeklerimi dünyaya getirdim. Artık hamile kalmak istemiyorum. Çünkü bir defasında da ikizlere hamileyken, düşük yaptım. Dünyaya getireceğim çocuktan daha çok onları kaybetmekten korkuyorum. Allah olmayanlara versin” dedi.

kullan

HARÇLIK YÜKÜ AĞIR

Çocukları çok sevdiğini fakat bu kadar çocuğun yükünün de çok ağır olduğunu belirten baba ise “Eşim son dört doğum haricinde hepsini evde doğurdu. Hasta olduklarında onları doktora götüremiyoruz. Biri harçlık istediğinde hepsi istiyor” diye konuştu.

SABAH

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Her annenin bilmesi gereken 20 şey!

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Her annenin bilmesi gereken 20 şey!

Anneliğe adım atıldığında, içinizde şekillenen yeni bir canlının kıpırtısıyla birlikte tüm duygusal ve fiziksel dünyanız değişime başlıyor. Cosmotürk’te de yer alan habere göre, bu değişim, beraberinde, inanılmaz, değişik ve güzel bir çok duyguyu ve bir çok zorluğu da getiriyor. İşte bebeğin yaşama hazırlanması gibi büyük bir sorumluluğu üstlenen değerli varlıklar annelere uzmanlardan her annenin bilmesi gereken öneriler;

• Asla gerçek bir istek veya hevesi bastırıp geçiştirmeyin.

• Çocuğunuzun istediği her şeyin üzerine yara bandı yapıştırabilirsiniz. Ne zararı var ki ?

• Eğer çocuklar uyanıksa, siz de uyanık olun. Çocukların her türlü çabasına rağmen bir dakika daha uyuyabilmek için vereceğiniz boşuna mücadeleye değmez. Elbette ki hasta veya hamileyseniz ya da olay gecenin bir yarısında gerçekleşiyor ise o zaman bu tavsiyeyi görmezden gelin.

• Bir gün çocuklara rüşvet vermek zorunda kalırsanız kendinize bu konuda çok yüklenmeyin.

• Her hareketli çocuk hiperaktif değildir,ancak bazı belirtiler kronik ve yaygın bir durumda ise hiperaktivite düşünülebilir.

• Çocuğunuz agresif tavırlar sergiliyorsa, onu anlamaya ve davranışlarının nedenlerini bulmaya çalışın.Sakin olun, onu dinleyin ve empati kurun.Ancak suçluluk duygusuna kapılıp limitsiz davranmasına meydan vermeyin.

• Eğer kampta değillerse, çocuklarınıza dışarıda tuvaletlerini yapmamalarını öğretin. Bunu yaptığınıza memnun olacaksınız. Diğer çocukların yaptığını görürseniz,onların anne babalarını yargılamayın. Ne de olsa bu karma işi. ( Eğer tuvalet eğitiminin ortasındaysanız, bu konuda söylenecek bir şey yok. Yapmanız gerekeni yapın.)

• Çocuklarınızın tuhaf tavırlarını ve acayip davranışlarını kabullenin ve sevin.

• Çocuğun en iyi şekilde beslenmesini sağlarken hangi tutumları sergilemeniz gerektiği, karşınıza çıkan ortak sorunların neler olduğunu ve bunları nasıl çözeceğiniz konusu, iştah problemi açısından son derece önemlidir.

• Çocuğunuzun hatalı davranışlarına ilişkin konuşurken, bir yandan elini tutmanız,ona dokunmanız ve onunla göz seviyesinde konuşmanız çok önemlidir.

• Erkek çocuklarınızın saçlarını her zaman berberde kestirin, kuaför salonlarında değil.

• Şu sorunun cevabını verin: Çocuklarınınız gün içinde giydikleri kıyafetin içinde uyurlarsa olabilecek en kötü şey nedir?

• Diş çıkarma ve hastalık gibi dönemlerde çocukların uyku düzenleri bozulabilir. Normal dışı durumlarda dikkatli olun. İshal, ateş, kusma varsa doktorunuzla temas kurun.

• Onların sevdikleri şeyleri sevmeye çalışın. Birkaç şekil ve rengi öğreten çizgi filmlere katlanmak zor,haklısınız ama bir süre sonra sizi bile heyecanlandıran macera kitaplarıyla tanıştıklarında, sabrınızın karşılığını almış olacaksınız.

• Eğer çocuğunuz ara sıra dişini fırçalamadan uyuyakalırsa onu uyandırmayın. Süt dişleri zaten düşüyor. Fakat süt dişlerinden sonra ki dişlerine bakımının önemi için onu bilgilendirin.

• Paket halinde satılan ve suyla karıştırılması gereken her türlü oyuncağa ‘‘ Hayır ’’ diyin.

• Kendinize zaman ayırabilmek ve biraz yalnız kalabilmek harika bir şey.Ailece beraber geçirilen zamanlar da öyle .Bu ikisini sağlıklı bir şekilde dengelemeyi bilin,ikisinden de yoksun kalmayın.

• Çocuğunuzun düşüncelerine saygı gösterin.Uçuk kaçık gibi görünseler de bu düşüncelerini önemseyin.

• Cinsel konularda abartılı tepkilerden kaçınmak gereklidir.Bu çocuğun suçluluk duymasına ve korkmasına neden olur.Yanlış bir şey yaptığını düşünebilir.Sakin olun ve sakın kızmayın.

• Çocuğumuz bizim idare ettiğimiz,gelişimlerini sağladığımız,bizim yapamadıklarımızı gerçekleştirmelerini beklediğimiz kuklalarımız ya da kölelerimiz değiller.Hepsi ayrı birer varlık.Kendi arzuları olan,bizden bağımsız ve değişik yaşamlar kurgulayabilecek bireyler.Unutmayın ! Bizim görevimiz onlara sadece rehberlik etmek.

Habertürk

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Erkek gibi kadınların ülkesi / GALERİ

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Erkek gibi kadınların ülkesi / GALERİ

GALERİ İÇİN TIKLAYIN

Nüfusu 78 milyonu aşan Etiyopya’da halk, Afrika topraklarındaki birçok insan gibi açlık ve yoksullukla mücadele ediyor.

Askeri ve devlet yönetimine ait binaların yanı sıra yeni yapılan bazı ana arterlerin dışında kalan caddelerin genel olarak köy görüntüsünü andırdığı ve yerel dilde ”yeni çiçek” anlamına gelen başkent Addis Ababa’da da, yoksulluk tablosu pek farklı değil.

Kadın, erkek, genç yaşlı ve çocuk demeden herkesin trafikte duran araçlardan yardım istediği başkentte, kadınlar işgücüne yoğun katılımlarıyla dikkati çekiyor. 4 milyondan fazla insanın yaşadığı bu kentte, kadınlar, istihdamda en az erkekler kadar farklı iş güçlerinde yer alıyorlar.

Tuhafiye, züccaciye ve giyim mağazaları gibi bilindik iş kollarının yanı sıra inşaatlarda ve caddelerdeki parkomatlarda bilet keserek çalışan kadınların, ülkedeki istihdamın neredeyse yarısını ellerinde bulundurdukları bildirildi.

Kadınlar, tüm bu işlerin yanı sıra pazar yerlerinde de tezgah açarak, aile bütçelerine katkı sağlamaya çalışıyorlar.

Ağırlıklı olarak Hristiyan ve Müslümanların yaşadığı kentte 2 farklı dine mensupların yer alması renkli görüntülere de neden oluyor. Cadde ve sokaklarda, örgülü saç modelleri ve İslami şartlara uygun giyimleriyle göze çarpan Etiyopyalı kadınların yanı sıra, farklı giyim kültürüne sahip kadınlar da dikkati çekiyor.

Trafikte de direksiyon başında sıkça rastlanan kadınların Etiyopya’da uzun yıllardır iş dünyasında yer aldıkları belirtiliyor.

Halkın Arapça konuştuğu ancak, kadın erkek demeden hemen herkesin İngilizce bildiği Etiyopya’da, Türkiye’den gelen misafirlere ise son derece sıcak yaklaşıldığı gözleniyor.

AA

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Dayak yedi: Şimdi gerçek Türk oldum!

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Dayak yedi: Şimdi gerçek Türk oldum!

Türker Karapınar’ın haberi

Alman uyruklu Andrea Groch (49), doğduğu toprakları bırakarak, Türkiye’ye geldi ve önce Antalya sonra Ankara’ya yerleşti. Serbest meslekle uğraşan ve Yenimahalle’deki Toki Turkuvaz konutlarında bir ev kiralayan Groch, Türkiye’yi ve insanlarını o kadar çok sevdi ki, önce koluna Atatürk dövmesi yaptırdı, ardından da Türk vatandaşlığına geçerek, Sema Nur Döndü adını aldı.

Döndü, 2010’da internette sohbet ortamında bir Anadolu lisesinde gece bekçiliği yapan Hakan Erdoğan’la tanıştı ve kısa süre sonra da arkadaş oldu. Evlenmeyi düşündüğü Erdoğan’la aynı evi paylaşmaya başlayan Döndü, bir süre sonra aralarında çıkan küçük tartışmalar sonucu ilk şiddeti gördü. Erdoğan, Döndü’ye şiddet uyguladığı için soruşturma geçirdi ve Dikmen’de başka bir okula tayin edildi. Erdoğan, bir süre sonra Döndü’nün evine gelerek, özür diledi ve kendisini affetmesini istedi. Bu özrü kabul eden Döndü ile Erdoğan çifti aynı evi paylaşmaya devam etti.

Tatile götürmedi, dövdü

Ancak şiddet, 1 Ağustos’ta Döndü’nün kapısını tekrar çaldı. Erdoğan, Marmaris’e tatile gitmek için bilet aldığını, bunun için kredi kartından para çektiğini, ancak kendisini götüremeyeceğini, arkadaşlarıyla gideceğini söyledi. Döndü de doğum gününde kendisine bir pasta bile almadığını, ancak tatile gidecek parası olduğunu söyledi. Döndü’nün bu çıkışına çok sinirlenen Erdoğan, sevgilisini önce tokatladı sonra da yumruk attı. Döndü, çalıştığı iş yerindeki patronuna telefon açarak, olayı haber verdi. Ancak patronuna kendisini şikayet ettiğini duyan Erdoğan, Döndü’ye ikinci kez saldırdı. Evden çıkan Döndü, sitenin güvenlikçisini yanına alarak, eve geldi.  Güvenlik görevlisi Erdoğan’ı uyarınca, Döndü yine dayak yedi. Döndü, kanlar içinde yere düşerken, Erdoğan evi terketti. Erdoğan, evden çıkarken de, “Kimseye haber verirsen, seni kesin öldürürüm” diyerek Döndü’yü tehdit etti.

Döndü, aynı gün saat 15.25 sıralarında Turkuvaz Jandarma Karakol Komutanlığı’na giderek, şikayetçi oldu. Döndü, ifadesinde, şunları anlattı: “Hakan Erdoğan isimli şahıs yanıma yaklaşık olarak dört hafta önce yerleşti. Daha önce de kendisiyle muhabbetimiz vardı. 1 Ağustos günü aramızda ağız tartışması oldu. Birbirimizle sözlü olarak tartıştık. Beni yumruk ve tokat vurmak suretiyle yaraladı. Hakan Erdoğan evin içindeki eşyalara zarar verdi, tehdit etti. Beni darp ettiği ve evimin içindeki eşyalara zarar verdiği için şikayetçiyim, uzlaşmak istemiyorum.”

Döndü, jandarma tarafından adli tıp raporu alması için Ankara Adliyesi’ne sevkedildi. Döndü, çektiği tüm acılara rağmen espri yaparak, “Ben şimdi gerçek Türk oldum” dedi.

EVLİ DEĞİLLER AMA YAKALAMA KARARI ÇIKTI

Döndü’nün başına gelenler, kadına yönelik şiddetin emsali haline gelen Ayşe Paşalı cinayetini akıllara getirdi. Tehdide rağmen mahkemenin koruma vermediği Paşalı cinayetinin ardından devlet, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda iki ayrı büro kurmuştu. Paşalı olayından ders çıkaran savcılık, bu kez, Döndü’nün evli olup olmadığına bakmaksızın  Erdoğan hakkında yakalama kararı çıkardı.

Altı  ayda 130 kadın öldürüldü
Sema Nur Döndü’ye sevgilisi tarafından şiddet uygulanması, 2011 yılının haziran ve temmuz aylarında artan şiddet olaylarını tekrar gündeme taşıdı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun hazırladığı 2011 verilerine göre, 2011’in ilk 6 ayında 130 kadın erkekler tarafından öldürülürken, aynı dönemde 22 kadın yaralandı.
-  Haziranda Balıkesir’de Nurgul isimli bir kadın kocası tarafından tam 2 gün boyunca akıl almaz işkencelere maruz kaldı.
- Temmuzda ise Hatay Dörtyol’da baba evine sığınan 21 yaşındaki Ceylan, sığındığı evde kardeşi tarafından öldürüldü.
-  Aynı ay içinde Konya’da M.T. isimli bir kadın tam dört gün boyunca erkek arkadaşı tarafından alıkonularak, işkenceye uğradı ve dördüncü gün bir otobüs durağına öylece bırakıldı.
-  Yine temmuzda eşi Murat Cengiz ile birlikte İzmir Karabağlar’da bir yerde eğlenen Fevziye Cengiz, polislerin kimlik sorması üzerine kimliğinin yanında olmadığını söyledi, ancak sivil polislerce darp edildi. Cengiz, yolda ve karakolda tekme ve yumruklarla şiddete maruz kaldı.

Milliyet

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Fuhuş mağduruna sığınmaevi olanağı

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Fuhuş mağduruna sığınmaevi olanağı

Nuray Babacan’ın haberi

Belediye ve sivil toplum örgütlerinin işlettiği kadın sığınmaevlerinde yeni bir yapılanmaya gidiliyor. Sığınmaevleri tek tip olacak ve kabulde fuhuş yapan, şiddet gören veya ekonomik güçlüğü olan kadın ayrımı yapılmayacak.

183 Alo Şiddet hattı da 155 Polis İmdat hattı ile entegre edilecek. Her çağrıda, polis yardıma gelecek.

AİLE ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, mağdur kadınların hayatını kolaylaştırmak için bir dizi karar aldıklarını söyledi. Buna göre, belediye ve sivil toplum örgütlerinin işlettiği kadın sığınmaevleri tek tip olacak, sığınmaevlerine kabulde fuhuş yapan, şiddet gören veya ekonomik güçlüğü olan kadın ayrımı yapılmayacak.

Şiddet mağdurlarının yardım için başvurduğu 183 Alo Şiddet hattının 155 Polis İmdat hattı ile entegre edileceğini belirten Şahin, “Hangi hattı ararsanız arayın, polis yardımınıza gelecek. Şiddet hattını doğrudan Polis İmdat’la ilişkilendireceğiz” dedi. Şahin, yeni projeleriyle ilgili şunları söyledi:

Sığınmaevi zorunlu olacak

“Atacağımız adımlardan biri, kadın sığınmaevleriyle ilgili olacak. Biliyorsunuz belediyeler ve sivil toplum örgütlerinin sığınmaevleri var. Yasada değişiklik yapacağız. ‘50 binin üstünde nüfusu olan yerlerde sığınmaevi açılabilir’ ifadesini ‘açılır’ şeklinde değiştireceğiz. Zorunluluk haline getireceğiz. Bu ifade maalesef bazı belediyeler tarafından yanlış kullanılıyor. İl özel idareleri de sığınmaevi açacak.

Ayrımcılık yapılmayacak

Sığınmaevlerine belli bir standart getireceğiz. Nasıl özel veya kamu kreş açarken, mekan olarak belli standartlar ve kurallara uymak zorunda. Sığınmaevleri de öyle olacak. Fuhuş yapan, şiddet gören, ekonomik güçlük içinde olanlarla ilgili ayrı ayrı uygulamalar var. Bunları belli kurallara bağlayacağız ki; denetim yaparken ne istediğimiz belli olsun.

Yeni bir model olacak

Denetim mekanizması yeterli değil. Sadece alt yapı açısından değil, kadınların korunma biçimi, kalış süreleriyle ilgili de standart düzenleme olması gerekir. Bu kapsamda Türkiye’deki tüm sığınmaevlerinin yöneticilerini çağırıp, onlarla bir toplantı yapacağız. Yeni bir model ortaya çıkarmak istiyoruz.”

Ramazanda Türkiye’yi gezecek

AİLE ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, ramazanda tüm şehirleri ziyaret edip yaşlı, çocuk ve engellilerle görüşeceğini belirterek, “1 Ekim’de Türkiye Büyük Millet Meclis’i açıldığında, hangi ilde ne eksikliğimiz var, bunun çalışmasını yapacağız” dedi. Hakkâri’de incelemelerde bulunmak üzere, dün tarifeli uçakla Van’a giden Şahin, Ferit Melen Havaalanı’nda, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Şahin daha sonra, polis helikopteriyle Hakkâri’ye gitti.

HÜRRİYET

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Her aileye sosyal destek uzmanı geliyor

Pazar, Ağustos 7th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Her aileye sosyal destek uzmanı geliyor

Van’daki programı kapsamında Vali Münir Karaloğlu’nu makamında ziyaret eden Bakan Şahin, ekip olarak bugün Van’da olduklarını söyledi. Bakan Şahin, “Bugünkü ziyaretimizin nedeni 2012 Eylem Planı’nı hazırlıyoruz. Bu planı hazırlarken ilin ihtiyaçlarını yerinde belirlemek ve bu belirlediğimiz planların takibini yapmak üzere buradayız. Sosyal politikalar dediğimizde, dönüp baktığımızda dünyada işlenen bir değer, bizim aslında medeniyetimizde olan anlayışın sosyal devlet olarak karşılığıdır. Anayasanın hükmünde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olduğu çok net bir şekilde yazar.

Sosyal hukuk devleti olmanın gereği özellikle yaşlıları korumak, engelli vatandaşların yaşamını kolaylaştırmak, kimsesiz çocukların annesi babası olmak devlet olarak yanında olmak ve dezavantajlı grup dediğimiz toplumun zayıf kesimini güçlendirerek onların birinci sınıf vatandaş olarak yaşayacağı bir hayatın mücadelesini oluşturmak adına bakanlığımızı yeniden yapılandırdık. Şehit yakınları ve gazilerle ilgili kısım bizim bakanlığımızın görev alanına girdi.

Böyle baktığınızda 5 genel müdürlük, iki daire başkanlığı şeklinde büyük bir organizasyon şeması olan ve ciddi bir maliyet kaynağı olan bir bakanlığı şu an yöneteceğiz. Bunu yönetebilmemiz için yerinde incelemeleri çok önemsiyoruz. Van’ın ihtiyacını Ankara’dan değil Van’dan, yerinde görerek tespit etmek istedik. Ankara boyutunu da valimizle, yerel yöneticilerimizle, o süreci takip etmek çok önemli. Siyaset ve başarı takipten geçiyor.

İyi bir planlamadan geçiyor. Biz bunlar bugün inceleyeceğiz. Bunun planlamasını yapacağız. Ankara boyutunu da 2012 bütçe maliyetini çıkaracağız. Biliyorsunuz 1 Ekim’de Meclis açılıyor. Bizde bakanlığımızın ihtiyacını Türkiye genelinde 81 ilde ihtiyaçları belirleyip, bize verilen bu görev alanını hızlı bir şekilde planlamak arzusundayız. Tabii dönüp baktığımızda tek çatı altında birleşen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak tanımlanan bakanlığın kendine ait yeni bir çalışma modeli var.

Amacımız özellikle toplumun bugün yaşadığı birçok soruna önleyici tedbirler alarak, olaylar olmadan yanında olacağı modeller oluşturmaktır. Bu noktada da hem hükümetimizin hem de acil eylem planı oluşturduğumuz Aile Sosyal Destek Projesi’ni çok önemsiyoruz” dedi.

Aile Sosyal Destek Projesi’nde aile hekimliği modeli gibi her ailenin nasıl bir hekimi varsa her ailenin bir sosyal destek uzmanı da olacağını söyleyen Şahin, “Çünkü ailenin durumuna göre sadece ekonomik destek vermeniz, onun sorunlarını çözmeye yetmeyebilir.

Zihinsel özürlü bir anne varsa, alkolle mücadele eden bir baba varsa o aileye yalnızca mali destekle mutluluğunu ve huzurunu sağlamanız mümkün değil. O yüzden her bir ailenin sosyal destek uzmanıyla ihtiyacı olan ne varsa onu tespit etmek ve bunu giderecek yeni bir alt yapının çalışmasını başlatıyoruz. Müsteşarımızın başkanlığında yeni bir heyet oluşturuldu. Amacımız her aileye dokunmak, sosyal devlet olarak onun yanında olmaktır.

Bugün birçok yaşadığımız sorunların arkasına baktığımızda parçalanmış aileler geliyor. Aileleri parçalamadan iri ve diri tutmak, çünkü toplumun temeli aile. Onun için de bu çalışmaları önemsiyoruz. Valilerimizle, kaymakamlarımızla yapacağımız toplantıda da bölge için sosyal politika alanlarında neler yapmalıyız, gençler için, kadınlarımız için, çocuklarımız için. Çünkü her bölgenin kendine ait özellikleri var.

Kendi yerel özelliklerini bilmeden genel çözümlerin bazen yerelde farklı yansımaları olabilir. Bu yüzden bu incelemeleri çok önemsiyoruz. Ankara’ya döndüğümüzde de bölgenin valileri ile rektörleri ile bir araya geleceğiz ve yeni planlamamızı yerel düzeyde, makro düzeyde yapacağız” şeklinde konuştu.

 

 

İHA

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Türk ailesinin erkek saplantısı kalmadı

Perşembe, Ağustos 4th, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Türk ailesinin erkek saplantısı kalmadı

Türk aile yapısında son 30 yıldaki değişimleri inceleyen bu yılın TÜBİTAK Bilim Ödülü sahibi Koç Üniversitesi öğretim üyesi ve Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyesi Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın araştırması, 1970′li yıllarda ekonomik nedenlerle erkek çocuğu yaşlılıkta güvence olarak gören Türk insanının, 2000′li yıllara gelindiğinde bu düşüncesini büyük oranda terkettiğini ortaya koydu.

”Çocuğun Değeri Araştırmasına” göre, 1970′li yıllarda yüzde 84 oranında erkek çocuk tercihi gösteren aileler, 2000′li yıllara gelindiğinde özellikle şehirlerde bu tercihini yüzde 41′e kadar düşürdü.

Kente göçle, sosyal güvenceye kavuşan Türk aileler, artık çocuklarına eskisi gibi bağımlı değil, ancak hala çok bağlı olmasıyla da Avrupalı ailelerden ayrılıyor.

Kağıtçıbaşı’nın 1970′lerde başladığı ”Çocuğun Değeri Araştırması”, Kore, Filipinler, Singapur, Tayvan, Tayland, Türkiye, Endonezya, ABD ve Almanya’da büyük bölümü doğurgan yaşlarda kadından oluşan 20 binden fazla evli kişiyle yürütüldü. Türkiye’de ise örneklem sayısı 2 bin 300 dolayında idi.

Yapılan mülakatlar sonunda ortaya çıktı ki, kadınlar için çocuğun ”yaşlılık güvencesi” olarak görülmesi, Endedonezya’daki iki alt örneklemde yüzde 93 ve yüzde 98; Filipinler’de yüzde 89, Tayland ve Tayvan’da yüzde 79 ve Türkiye’de yüzde 77 oranında çıktı. Bu değer, Almanya’da ve ABD’de sadece yüzde 8 oranla diğer ülkelerle bir tezat oluşturdu.

Kağıtçıbaşı’nın ikinci araştırması, ilkinden yaklaşık 30 yıl sonra 2003 yılında yapıldı. Çalışmada, her tabakada okul öncesi çocukların genç anneleri, ergenlerin orta yaşlı anneleri ve onların anneleri yer aldı. Daha yaşlı annelerin ergen çocuklarıyla da mülakatların yapıldığı araştırmada, binden fazla katılımcı yer aldı. 2003 araştırmasındaki daha genç anneler, ortalama yaşlarındaki benzerlikler nedeniyle 1975′deki araştırmadaki genç anne örneklemiyle karşılaştırıldı.

ÇOCUĞUN EKONOMİK DEĞERİ DÜŞTÜ, PSİKOLOJİK DEĞERİ YÜKSELDİ

2003′deki en dikkate değer bulgu, çocukların ”ekonomik-faydacı değerindeki düşüş” ve ”psikolojik değerindeki keskin yükseliş” olarak açıklandı. Katılımcıların 1975′de ve 2003′deki çocuk sahibi olma isteklerinin sebeplerinin karşılaştırmasına göre, 2000′li yılların Türkiye’sinde ailelerin çocuk sahibi olma nedeni olarak öne sürülen neşe, zevk, sevgi gibi psikolojik değerler daha ön plana çıktı.

Buna karşılık çocuğun yaşlılık güvencesi yararı ve diğer maddi yararları ve erkek çocuk sahibi olma isteği çocuk sahibi olmada daha önemsizleşti.

Kağıtçıbaşı, araştırmasında son 30 yılda Türkiye’de ekonomik büyüme ve şehirleşmeyle ilgili önemli sosyal yapısal değişiklikler yaşandığına işaret ediyor ve iki çalışmadan ortaya çıkan sonuçların bu değişiklikleri yansıttığını belirtiyor. Çocuğun aile ve toplumn içindeki değeri aslında o toplumun bir aynası niteliğinde.

Araştırmada, 2003 katılımcılarının üçte ikisi kırsaldan kentsele dönüşmüş yaşam tarzlarını yansıtıyor. Günümüz Türkiyesi’nde de nüfusun üçte ikisini kentliler oluşturuyor. Kentli yaşam tarzı demek de yetişkin evlat desteğine alternatif olarak sosyal güvenlik gibi yaşlılık güvencesi kaynaklarını içeriyor. Aynı zamanda çocuklar çalışmak yerine okulda daha uzun süre kalıyor ve böylece anne babaları için masraf yaratıyor. Bu durum da çocukların maddi katkılarını daha önemsiz hale getiriyor.

BAĞIMLILIK BİTİYOR, BAĞLILIK ARTIYOR

Kağıtçıbaşı’nın Türk aile yapısı üzerinde biçimlendirdiği ”Aile Değişimi Kuramı”, sosyoekonomik gelişmeyle azalan unsurun nesiller arası maddi bağımlılıklar olduğunu gösteriyor. Psikolojik bağlılıklarda ise azalma görülmüyor. Bu, 2003′teki araştırmada ortaya çıkan çocuğa daha güçlü psikolojik değer atfedilmesinde kesinleşiyor.

Bu sonuçlar, Türkiye’de 2000′li yılların başından itibaren kentli ve orta ve yüksek sosyoekonomik düzey grubunda maddi ”Bağımlı Aile Modeli”nin değil, psikolojik ve duygusal olarak ”Karşılıklı Bağlı Aile Modeli”nin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu model, Batıdaki ”Bağımsız Aile Modeli”nden de geleneksel tarım toplumunun ”Bağımlı Aile Modeli”nden de farklı bir sentez model.

Kentli-orta ve yüksek sosyoekonomik düzeyli anneler yaşlılıkta çocuklarından en az maddi yardım bekliyor; onları kentli düşük gelir grubu ve kırsal kesim izliyor.

CİNSİYET GİDEREK ÖNEMSİZLEŞİYOR

Araştırmada, ailelerin cinsiyet tercihine bakıldığında 1970′li yıllarda araştırmada, yüzde 84 erkek çocuk tercihi ve yüzde 16 kız çocuk tercihi olduğu ortaya çıktı. 2000′li yılların araştırmasına göre ise, kentli anneler arasında yüzde 41 erkek ve yüzde 58.9 kız çocuk tercihi görüldü. Cinsiyet tercihi kentli orta ve yüksek sosyoekonomik düzey grubunda kentli düşük gelir grubuna göre daha fazla tersine dönüyor. Bu dikkat çekici farklılık, önemli zamansal ve sosyal-yapısal değişiklikleri yansıtıyor ve Prof Dr. Kağıtçıbaşı’nın Aile Değişimi Kuramını da destekliyor.

”ÇOCUĞUN MALİYETİ DE ARTTI”

Kağıtçıbaşı, AA muhabirine çalışmalarıyla ilgili bilgi verirken, Türkiye genelinde yaptığı ”Çocuğun Değeri Araştırması’nın çocuğa maddi beklentilerle mi, yoksa duygusal tatmin duygusuyla mı bakıldığı yönündeki sorulara yanıt vermek amacıyla yapıldığını ifade etti.

Sosyal değişimle, özellikle kırdan kente geçiş ve eğitim düzeyindeki artışla toplumda çocuğa verilen değerlerde de farklılıklar yaşandığına işaret eden Kağıtçıbaşı, 1970′li yıllardaki araştırmayı 2003′te kısmi olarak tekrar ettiklerini, bunun sonuçlarını da içeren kitabının yurt dışında İngilizce olarak basıldığını bildirdi.

Kağıtçıbaşı, yeni kitabı ”Benlik, Aile ve İnsan Gelişimi : Kültürel Psikoloji” isimli kitabının geçen yıl Türkiye’de basıldığını belirtti.

Türk aile yapısındaki değişimlerin faydacı değer de denilen çocuğun ekonomik değeri üzerine odaklandığını kaydeden Kağıtçıbaşı, geçen süre içinde bunun öneminin azaldığını söyledi.

Kırsal yaşamda tarlada çalışarak ailesine katkı veren çocuğun kent yaşamında tüketici konumuna geldiğini anlatan Kağıtçıbaşı, araştırma sonuçlarına ilişkin şu bilgileri verdi:

”Böylece çocuktan maddi beklentiler azalıyor. Çünkü kentte refah artmış durumda, sosyal güvenceler ortaya çıkıyor. Bunun yanında çocuğun faydacı yararı azalıyor ve maliyeti yükseliyor. Ancak çocuğun genel değeri azalmıyor, çocuğa atfedilen psikolojik değer ön plana çıkıyor. Bunda artış söz konusu. Bu da aile içinde bağlılığın ve sevgi ortamının devam ettiğini gösteriyor. Türkiye’de gelişme ve kentleşmeyle Batı’dakine benzer bir ”bireyleşme-ayrışma” olmuyor çünkü ailede ve insanlar arasında yakın ilişkilerin, bağlılıkların önemi sürüyor. Sadece Türkiye’de değil, Batı dışındaki diğer toplulukçu ”Beraberlik Kültürlerinde” de ailede beraberlik kültürü vardır. Türkiye’de Avrupa’daki gibi bireyleşme ayrışma yerine bağlılık artarak devam ediyor. Bulgular ve teori, ailede maddi bağımlılıkların azaldığını ancak psikolojik bağlılıkların arttığını ortaya koyuyor. Bu da tüm aile sisteminin değiştiğini gösteriyor. Bu ”Karşılıklı Bağlı Aile”de yetişen çocuk ise özerk-ilişkisel benlik geliştiriyor.”

AA

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

12 şehir ‘kadın dostu’ oluyor

Çarşamba, Ağustos 3rd, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

12 şehir 'kadın dostu' oluyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) kadın güvenliği ve kadınların erkeklerle eşit koşullardan yararlanmalarını sağlamak için hayata geçirdiği ”Kadın Dostu Kentler Projesi” kapsamında 12 il ”kadın dostu” olmak taahhütte bulundu.

Kadına yönelik ayrımcılığın her geçen gün arttığı düşüncesi ile BM’nin Türkiye’de yerel düzeyde kadın-erkek eşitliğini güçlendirmek için yürüttüğü ”Kadın Dostu Kentler Projesi” kapsamında, İzmir, Kars, Nevşehir, Şanlıurfa, Trabzon ve Van’ın ardından Antalya, Bursa, Gaziantep, Malatya, Mardin ve Samsun da ”Kadın Dostu Kent” olmak için taahhütname imzaladı.

”Kadın Dostu Kent Taahhütnamesi”ne göre yerel yönetimler, toplu taşıma duraklarına kadınların ”155 Polis İmdat” hattını arayabilecekleri telefon veya çağrı sistemleri yerleştirecek, sokakları daha güvenli hale getirecek. Kentlerde çıkmaz sokak ve aşırı kıvrımlı yollar bulunmayacak, binalarda sağır (penceresiz) cephe olmayacak. Ayrıca MOBESE kameralarının sayısı da güvenliği sağlayacak şekilde artırılacak.

Otoparklarda ise girişe yakın yerler sadece kadınların kullanımına ayrılacak, mahallelerde kadınların istirahat etmesine, eğlenmesine ve bir araya gelişlerine imkan verecek alanlar oluşturulacak. Parklar herkes için güvenlikli olacak. Parklarda kadınların ihtiyaçlarını özgürce karşılayabilecekleri fiziki düzenlemeler yapılacak. Kentte sokaklar, meydanlar, otoparklar, çocuk oyun bahçeleri, parklar gibi alanların aydınlatması eksiksiz sağlanacak.

-ANTALYA’DA İLK ADIM ATILDI-

”Kadın Dostu Kentler Projesi”nin ikinci ayağında ”Kadın Dostu Kent Taahhütnamesi”ni imzalayan Antalya’da, hazırlıklar başlatıldı.

Antalya’da Valilik bünyesinde ”Kadın-Erkek Eşitliği Birimi” kurulurken, başına da kadın personel getirildi. Aynı birim Antalya Büyükşehir Belediyesi bünyesinde de kurulacak.

Antalya Vali Yardımcısı Mehmet Seyman, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ”Kadın dostu kent, kadın hakları konusundaki farkındalığın, kadınların haklarının kabulünün ve kadın erkek eşitliği konusundaki kabulün eksiksiz olarak sağlanmasını hedefler” dedi.

Projede, bir erkeğin günlük hayatını nasıl cesaretle, güven içerisinde, özgürce sürdürüyorsa kadınlar için de bunun eksiksiz olarak devlet tarafından sağlanmasının öngörüldüğünü belirten Seyman, Antalya’nın büyük ölçüde kadınların her türlü ihtiyacını düşünmüş ve düzenlemiş bir kent olduğunu ifade etti.

Seyman, ”Biz büyük ölçüde kadın dostu kent olma özelliklerini taşıyan bir kentte yaşıyoruz” diye konuştu.

AA

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

F16 ve kadın!

Çarşamba, Ağustos 3rd, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

F16 ve kadın!

Aslı Gür’ün röportajı

Eşi de kendisi gibi pilot olan Şen, F-16 kullanamadığı günlerde ise model uçak uçuruyor.

Yüzbaşı Berna Şen 35 yaşında bir pilot… 100’üncü yılını kutlayan Türk Hava Kuvvetleri’nde görevli ilk kadın F-16 pilotu. Uçağıyla o kadar özdeşleşmiş ki tıpkı F-16 gibi hızlı, güçlü ve hareketli… Hava Harp Okulu’nda endüstri mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Çiğli 2. Ana Jet Üs Komutanlığı’nda iki sene pilotaj eğitimine katılan Yüzbaşı Şen, F-5 uçaklarında harbe hazırlık eğitimleri almış. Ankara’daki F-16 eğitiminin ardından Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’na harbe hazır F-16 pilotu olarak katılmış. Beş yıl boyunca 151. Filo Komutanlığı’nda uçan, bir dönem Hava Kuvvetleri Komutanlığı Genel Sekreterliği’nde de görev yapan Yüzbaşı Şen, kendisi gibi yetenekli gençleri eğitmek için Hava Harp Okulu’nda uçuş öğretmenliği yapmış.

Mayıs ayından bu yana 3. Kolordu Komutanlığı’na bağlı NATO Karargahı’nda Taarruzi Hava Destek Subayı olarak görevli Yüzbaşı Şen, göklerde F-16 ile uçma sevdasından hiç vazgeçmiyor.

Hava Harp Okulu’ndan davet

Yüzbaşı Şen, aslında Hava Harp Okulu’na gitmeye evine gelen bir davetiyle karar vermiş. Üniversite sınavının ardından posta kutusunda Hava Harp Okulu’nun davetiyesiyle karşılaşan Şen, o ana kadar kızların bu okula girebileceğinden habersizmiş: “Benim üniversite sınavına girdiğim dönemde kadınlar için askeri pilotluk çok bilinmiyordu. Zaten Hava Harp Okulu’na kız öğrenci alımı başlayalı sadece bir yıl olmuştu. Davetiye gelene kadar ben de böyle bir şansım olduğunu bilmiyordum. Çocukluğumdan beri hep hareketliydim, ruhumda uçma sevdası vardı. Bu yüzden mektubu aldığımda çok heyecanlandım. Hayatımda uçağa hiç binmemiştim. Okula gidersem binmek bir yana uçağı ben uçuracaktım. Evraklarımı hazırlayıp hemen gönderdim.”

Türk Hava Kuvvetleri’nde F-16 pilotu olmak için temel eğitimlerin ardından önce Türk Yıldızları’nın kullandığı F-5 uçaklarında pilotluk yapılıyor. Bu görevin sonrasında isteyenler F-16 Harbe Hazırlık Eğitimi alıyor. Yüzbaşı Şen de bu eğitimlerin ardından ilk kadın F-16 pilotu unvanına sahip olmuş: “F-16’cı olmak istedim çünkü tek başına uçmak beni cezbetti. F-16 tek pilotla atışını da yapar, muharebe de eder. Eğitimden sonra bana bir kadın olarak F-16’yı uçurmanın ülkemiz adına önemi söylendiğinde ise çok mutlu oldum. Uluslararası alanda temsil görevi üstlenecektim. Sabiha Gökçen nasıl idolüm ise ben de F-16 pilotu olmak isteyen genç kızların yolunu aydınlatacaktım.”

F-16 pilotu olana kadar yüzlerce defa uçağa binmiş Yüzbaşı Şen. Ancak F-16’ya adımını attığı anda kendisini ilk kez uçuyor gibi hissettiğini gizlemiyor: “F-16 kullananları görünce onlara uzaydan gelmişler gibi bakıyordum. Göz kamaştırıcı bir görevdi. Uçak ileri teknoloji ürünü olduğu için bindiğim an nasıl hakim olacağım diye düşünmüştüm. Bu da beni çok heyecanlandırmıştı ama başardığımı hissettikçe mutlu oldum.”

Kendisini en çok F-16’nın manevra kabiliyetinin etkilediğini belirten Şen, uçarken hızını hiç hissetmediğini anlatıyor: “Bu uçağın farklı bir ruhu var. Bir fanusun içinde, sanki kanatlarım varmış da uçuyor gibi hissediyorum. Önümde hiçbir engel olmuyor, 360 derece etrafımı görebiliyorum. Bu yüzden de F-16 ile uçarken kendimi özgür ve güçlü hissediyorum. Aslında uçağın en ilginç özelliklerinden biri hızını hissetmemeniz. Heyecan ise inişte ve kalkışta yaşanıyor. Özellikle kalkışta uçak sizi koltuğa yapıştırıyor. Aslında ben tek motorlu eğitim uçağında da çok heyecanlanıyorum. Bu, içimdeki uçma aşkıyla ilgili! Beni bir leyleğin sırtına bindirin ve uçurun, o da heyecanlandırır. Uçmaya o kadar alıştım ve seviyorum ki uzak kalınca zaman çok zor geçiyor. Hele bir, iki ay uzak kalınca duvarlar üzerime geliyor gibi oluyor. Elim kolum bağlanıyor adeta. Tiyatrocular nasıl sahne kokusu olmadan yaşayamazsa ben de uçağın motor, yağ kokusu olmadan yaşayamam.”

Kadın olmak bir avantaj

Türkiye’de Yüzbaşı Şen dışında dört kadın daha F-16 pilotu olarak görev yapıyor. Peki bir kadın olarak F-16 kullanmanın zor yanları var mı? Şen’e göre aslında kadın olmak bu uçakları kullanırken bir avantaj! Doğum kaslarının F-16 uçuşunda çok işe yaradığını belirten Şen, bu sayede havada sıkıntı yaşamadıklarını belirtiyor: “Havadaki manevralar sırasında yediğiniz G kuvveti tüm kanı ayaklarınıza itiyor. Giydiğimiz özel kıyafet kanın yukarı pompalanmasını sağlıyor. Karın kasları bu noktada devreye giriyor, kıyafetin yanı sıra kaslar da kasılarak kanı yukarı itmeye yardımcı oluyor. Bu yüzden sıkıntı yaşamıyoruz. Ancak sadece karın kasları yeterli değil! F-16 kullanmak için performansınızı sürekli yüksek tutmalısınız. Mutlaka spor yapmalı, beslenmenize dikkat etmeli, iyi uyumalısınız. Psikolojik, akademik ve fiziksel hazırlığınız tam olmazsa F-16 ile uçamazsınız.”

Gözümdeki ışığı görünce beni engellemediler

Yüzbaşı Berna Şen’in ailesinde hava kuvvetlerinde görevli kimse yok. Pilot olmayı seçtiğinde verdiği bu karara ailesinin başlarda biraz mesafeli yaklaştığını anlatan Şen, yine de onu engellemediklerini söylüyor: “Uçağa binip ayaklarımın yerden kesildiği anda yerimin orası olduğunu anlamıştım. Kendimi hep F-16’ya ait hissettim. Annem riskli bir iş olduğu için bir kez daha düşünmemi istedi ama sonra gözümdeki ışığı görünce bana engel olamayacaklarını fark etti.”

Rahat kıyafetler seviyorum

Başında kaskı, üzerinde tulumu, elinde eldivenleriyle Berna Şen her an uçuşa hazır. Ancak hafta içi üniformalı olduğu için sivil hayatında rahat kıyafetler giymeyi seviyor: “Çoğunlukla spor kıyafetler giyerim. Eşofman ve tişörtle çıkıp yürüyüşümü de yaparım ama şık kıyafetlerle bir davete de katılırım. Topuklu ayakkabı, elbise, etek de giyerim. Saçım uzun olduğu için görevdeyken sürekli toplarım, hafif makyaj yaparım. Sert görünsem de öyle değilim. Disiplinim görevimden geliyor.”

Air Show’da Türkiye’yi temsil etti

Yüzbaşı Berna Şen hazırlıklara uçuşa çıkmadan üç saat önce başlıyor. Yapacağı görevle ilgili önce brifinge giriyor ve ekiple birlikte uçuşla ilgili tüm detayları konuşuyor. Uçuştan bir saat önce F-16’nın motorunu çalıştırarak tüm detayları kontrol eden Şen, ileri teknoloji bir uçak olduğu için bu hazırlıkların yoğun geçtiğini vurguluyor: “Bu kontrolleri rutin zamanlarda mutlaka yapıyoruz. Herhangi bir alarm verildiğinde bu prosedüre uymadan uçaklarımıza geçiyoruz. Bir keresinde F-16 ile İngiltere’ye uçmuş, Air Show adlı uluslararası bir organizasyonda Türkiye’yi temsil etmiştim. Çok gurur vericiydi.”

Eşim ‘Çok şanslıyım’ diyor

Yüzbaşı Berna Şen’in eşi bir pilot. Sivil havacı olsa da eşiyle aynı mesleği paylaştıkları için kendilerini şanslı hissettiklerini belirten Şen, en büyük hobilerinin hafta sonu birlikte model uçak uçurmak olduğunu anlatıyor: “Eşim ‘Ne kadar şanslıyım ki böyle bir yere karımla birlikte geliyorum’ diyor. Çünkü kadınlar çok rağbet etmiyor model uçaklara. İkimizin de ilgi alanları aynı olduğu için müthiş bir mutlulukla yapıyoruz her şeyi. Model uçağımızı da kendimiz yaptık. Her hafta farklı bir yerde uçuruyoruz.”

Star Gazetesi

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Moda, nereye kadar?

Pazartesi, Ağustos 1st, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Moda, nereye kadar?

Modaya uymak denilen şey, insanın bir süre önce kendine yabancı bulduğu yaklaşımı benimsemesidir. Bu oluşumun ardında belli ölçüde toplumsal baskı yatar. İçinde bulunduğunuz çevre sizi kendi doğrularını kabul etmeye zorlar. Kabul etmezseniz demode kalırsınız.

Yaradılıştan günümüze kadarki süreçte örtünme içgüdüsü ile başlayan moda serüveni özünde çevresel, toplumsal, görsel ve ticari faktörler ile şekillenip aynı zamanda amaç haline de gelmiştir. Moda aynı zamanda içerik olarak direten ve yönlendiren bir olgudur. Aslında bu anlamda mesleğimin moda tasarımı olmasına rağmen bu diretme ve yönlendirmeye karşı olduğumu da söylemem gerekir. Bence gerçek moda özünde kişiye ait ve özgün olandır. Kişinin kendini rahat ve mutlu hissettiği giysiyi taşıması ya da kullanmasıdır. Daha doğrusu endüstrinin ve tasarımcıların iş birliği ile sunulan çeşitliliğin, kişilerin tercihi doğrultusunda kullanılan ürünlere dönüştürülmesidir. Bence bunun neticesinde kişi moda anlayışını bu seçimleri kullanarak geliştirmeli ve bir anlamda da kendi modasını yani kendi iç dünyasını ifade edebileceği tarzını yaratmalıdır.

TÜKETİCİ HATALARI

Ülkemizde giyim kuşam konusunda sonsuz seçenekler olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce imalatçı bir ülke olmamız bunda büyük bir etken olsa da, henüz dünya çapında isim yapmamış tekstil markalarımızın olmaması da ayrıca çok garip geliyor. Taklitçilik konusunda uzman olan bir sektöre sahibiz; sanırım asıl sebebi bu olsa gerek… Bu noktada tüketicinin de hataları olduğunu düşünmeden edemiyorum. Marka merakı, satın alma sıkıntısı yaşayan kesimin bu tür etik olmayan eğilimler içine girmesine neden olmaktadır. Bu sebeple ülkemizdeki gerçek tasarımcıların da taklitçi zihniyetler tarafından mağdur edildiğine inanıyorum.

EROL ALBAYRAK KİMDİR?

İzmir doğumlu moda tasarımcısı Erol Albayrak, Fashion & Art Moda ve Sanat Akademisi’nde aldığı eğitim ile koleksiyon çalışmalarına İzmir’de devam etti. Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli markalar ile hazır giyim konusunda çalışmalar yapan Albayrak, ilk koleksiyonunu Düsseldorf Moda Fuarı’nda sergiledi. Daha sonra İstanbul’da Cemil İpekçi atölyesinde tasarım yöneticisi olarak çalışmaya başladı. Tasarımlarında Osmanlı Anadolu etkilerinin oluşumu da bu sayede yer almıştır. 2001 senesinde Hollanda Kraliyet Ailesi’nin sponsorluğunda ‘Selamlık’ defilesini sergiledi. Tamamı 70 takımdan oluşan bu koleksiyonu 70 erkek manken ile sunarak bu alanda bir rekor kırdı. Osmanlı sarayı selamlık kısmını bu günün modern tarzı ile anlattığı koleksiyon ile uzun süre gündemde kalan tasarımcı daha sonra sırasıyla; Şile, Muska, Harem Suare, Cumhuriyet Kadınları ve Anadolu Medeniyetleri, Renklerin Dansı, Shıle 2007, Mevlana ve Dua, Surname Efeste Hasat Dönümü, Umut Çiçek Açıyor, Fashion in Sircus, Cinema by Erol Albayrak ve Jungle koleksiyonlarını hazırladı.

2002 yılında Hollanda Prince Claus Fonds’un temsilcisi olarak Özbekistan’da bir ay boyunca sanatsal araştırmalar yaparak 2003 Prince Claus Fonds ödül adaylarını belirledi.

Aynı sene Hollandalı ünlü müzik grubu She Got Game’nin müzikal kostümlerini hazırladı.

Amsterdam Kraliyet Akademisi’nde hazırladığı Tulip & Kaftan projesi ile iki ülke

kültürlerini sentezleyerek bunu farklı şehirlerdeki müzelerde sergiledi. Hollanda Williem de Kooning Academi’de profesör olarak ders verdi.

2005 yılında Rotterdam belediye başkanı tarafından resmen Hollanda’ya davet edilerek bir tasarım merkezinin kurulması çalışmalarına başladı. Hollanda, Rusya, İsrail,Yunanistan, Japonya, Bulgaristan, Ukrayna, Romanya, Letonya, Danimarka, Kıbrıs, Azerbaycan, Mısır ve Kazakistan’da koleksiyonlarını sergiledi.

Aynı zamanda 2005 yılında Çin’de yapılan Miss World Dünya Güzellik Yarışması’nda ülkemize en iyi elbise (Best Dress) ödülünü kazandırdı. Bu ödülle 3. kez dünya birinciliği kazanan tasarımcımız bu alanda da başarısını tescilledi. 2006 yılında Polonya’da yapılan Miss World Dünya Güzellik Yarışması’nda “Best Dress” (en iyi elbise) dalında Hollanda adına yarışarak ikincilik ödülü kazandı. 2011 yılında World Consumer Academi tarafından AB Kalite Ödülü’nü kazanarak Yılın En İyi Moda Tasarımcısı seçildi.

www.erolalbayrak.com.tr

Moda olgusunu sadece ticari ve satış kaygılarına yönelik bir sektör olarak görmemekte fayda vardır. Moda aynı zamanda sanatsal bir oluşum bütünlüğünü de temsil eder. Kumaşın tasarımından, uygulanan renk ve desene ve daha sonrasında şekillenen giysilere ruh ve estetik anlam katan da bu sanatsal olgusudur. Bu sebeple modanın sadece bireysel ya da ticari değil akademik vizyonunu da ön plana çıkarmak lazımdır. Ülkemizde moda konusundaki akademik eğitim düzeyinin iyi bir noktada olduğunu söyleyebiliriz. Ancak asıl sorun akademik olmayan tasarımcı kimlikleri ile olanların arasındaki uçurumun seviyesini görmektir. Ülkemizde ne yazık ki parası olan herkes isterse tasarımcı olacağına inanıyor. Doğru bizim işimizde sermaye çok önemlidir ama her parası olan doktor da olabiliyor mu? Mesleğimizde eğitim ve devamlılığın önemli olduğunu düşünüyorum. Sonradan çıkma bu kişilerin neyi nasıl yaptığına değil de sektörde ne kadar uzun soluklu kaldıklarına bakmak lazım… Ülkemizde hâlâ “Modacı” kelimesi kullanılıyor ya buna da şaşıyorum… Terminolojide öyle bir kelime yoktur. Moda bir sektördür. Her şeyin modası olabilir ama modacı kelimesi kullanılarak ifade edilmez. Moda tasarımcısı, yada kısaca tasarımcı…

GENÇ NÜFUS BELİRLEYİCİ

Modanın gelişiminde ve etkin olmasındaki en belirleyici faktör genç nüfusun, moda sektöründeki akımlardan etkilenmesi ve modayı kendi giyim anlayışı ile örtüştürmesidir. Genç nüfusun, uluslar nazarında her ne kadar avantajlı olduğunu düşünsek bile, toplumun tüketim konusundaki en hızlı bireyleri yine gençlerdir. Durum böyle olunca da dünya moda sektöründeki pek çok marka ve tasarımcı genç potansiyelin ilgi ve beğenisine yönelik ürün gruplarına yönelik çalışmalarına daha fazla ağırlık vermektedir. Burada moda olgusunun hitap ettiği potansiyele göre değişim ve yenilik gerekliliğinin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bir anlamda genç nüfus modayı yaratıyor ve yine aynı şekilde modayı tüketerek yeni akımların ortaya çıkmasını sağlıyor.

Moda anlayışının hayatımızdaki yeri ve önemi, bizi insanlığın var oluşundan bu güne kadar etkileyen, sosyal, kültürel ve dinsel faktörler ile çeşitlenen bir örtünme ihtiyacının çok ötesine taşımıştır. Binlerce yıl önce hayvan derileri ile başlayan örtünme serüvenimiz, zaman içerisinde doğal faktörlerin, tabuların ve kültürel yansımaların sayesinde şekillenip renklenerek yöresel giyim tarzının çıkmasını sağlamıştır. Dünya savaşları sonrasında bu anlayışın değişerek, sosyal yaşam tarzının ve ekonomik endişelerin etkileri ile tek düzeliğe dönüşmeye başladığı görülmüştür. İşte bu dönemde dünya modasına yön veren Maison Dior’un önemini yadsımamak gerekir. Asıl önemli olan moda faktörünün kitlelere ulaşarak bir akım haline gelmesini sağlayan televizyon dünyasındaki sunumlar ve halkı özendirici yayınların başlaması ile olmuştur…

Moda aslında bir etkileşim ve iletişim aracıdır. Moda olgusu savaşlar ya da küresel ısınmadan bile istifade edebilir. Yaratıcılığın sınırlarının olmadığı bir dünyadır aslında.

Bir iletişim biçimi olarak moda, sembolik etkileşim aracılığıyla toplumsallaşma sürecinde, seçimlere göre işleyen ve kimlikleri ifadelendiren bir kavramdır. Moda sistemi bize modanın kendisine özgü bir dili ve gerçeği olduğunu gösterir. Bu moda geniş ölçüde giyim kuşamı kapsar. Onun dışında kalan ve en geniş anlamıyla, yani günümüzde trend denilen yaşama biçimlerini, tarzlarını kapsayan modaysa daha çok popüler kültür, kültür sosyolojisi gibi çalışma alanlarının hedefidir. Modanın etkisi sayesinde insanlar belirli alışkanlıklarının dışına çıkarak farklı kimliklere bürünebilir.

YAPTIRIM VE DİRETME GÜCÜ

Modaya uymak denilen şey, insanın bir süre önce kendine yabancı bulduğu, aykırı sandığı yaklaşımı benimsemesidir. Bu oluşumun ardında belli ölçüde toplumsal baskının yattığı kesindir. İçinde bulunduğunuz çevre sizi kendi doğrularını kabul etmeye zorlar. Kabul etmediğiniz takdirde DEMODE kalırsınız. Bu anlamda moda bir iletişim aracı olarak çıkıyor ortaya. Moda da iletişim unsurlarını destekleyen en önemli yaptırım ise ideoloji ve görselliktir. Moda iletişiminde idolojik yansımalar, toplumların kültürel olduğu kadar siyasi ve dinsel amaçlarını da içine alır. Bu anlamda modayla ideoloji arasında hatta modayla otoriter yaklaşımlar arasında bir gizli ve tehlikeli ilişki bulunduğu bellidir. Her diktatoryal dönemin hatta her hassas politik dönem ve yönetimin kendisine bir moda oluşturduğuna bakarak bunu anlamak mümkün. Bu etkileri özellikle 70’lerin hippy modasında tüm dünyada görülmüştür.

Tüm bu kavram karmaşalarına bakıldığında, aslında moda sektörünün yaptırım ve diretme gücünü çok net görebiliyoruz. Son yıllarda sadece kendini tekrarlamaktan ibaret olan moda akımları, aslında tüm sebeplerin sonucunda ortaya çıkan kaosu ifade eder. Yeni yorumlar katmak yerine yeni keşifleri aramak bence gerçek moda tasarımcısı olmak demektir.

(Cumhuriyet Pazar)

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN

Justin Bieber’ın parfümü rekora koşuyor

Pazartesi, Ağustos 1st, 2011 | Kadın with Yorum Yok »

Justin Bieber'ın parfümü rekora koşuyor

Justin Bieber’ın parfümü ‘Someday’ New York’taki “Macy’s” de satışa başladı ve burada satışa başladığı 23 Haziran tarihinden beri 3 milyon dolarlık satış yaptı. Endüstri analizcisi NPD Group Inc’den Karen Gent, Forst dergisine “Eğer parfüm bu momentumunu korursa, 2011′in en çok satan parfümü olacak. Lopez’in parfümü Glow ve Spears’ın parfümü Curious’tan beri böyle bir şey görmedik” dedi.

Macy’s Inc’in genel müdürü Terry Lundgren de “Justin Bieber’ın Someday parfümü, müşterilerimizin arasında yaygınlaşarak satışı büyüyor. Bu başarının Bieber’ın müşterilerimiz üzerinde olan etkisiyle bu kadar büyüdüğünü düşünüyoruz ve ürünün en fazla satan ünlü parfümü olarak rekor kırmasını bekliyoruz” diyerek beklentisini dile getirdi.

Popülerliğiyle şaşırtan koku Someday’in, Britney Spears ve Jennifer Lopez’in parfümleriyle kıyaslandığında o kadar da güzel kokmadığı söyleniyor.

 

 

 

İHA

Devamını Oku »

BEĞENDİYSEN ARKADAŞLARINLA PAYLAŞABİLİRSİN